YARALARI SARMAK

Empati… Eşduyum… Duygudaşlık… Empatinin bugüne kadar pek çok tanımı yapılmış, hakkında çeşitli disiplinlerce sayısız makale yazılmıştır. Genel bir tanımlamayla “empati kurmak”, bir başkasının duygularını, içinde bulunduğu durumu, bakış açısını, davranışlarının arka planını, gereksinimlerini; “bir an için onun yerine geçerek”, “onun gerçekliğinden” anlamaya çalışmak ve ona bir nevi eşlik etmek demektir. Empati, ikili ilişkilerdeki huzur ve doyumu sağlayan en önemli unsurlardan biridir. Empati kurmak, olası çatışmaları önleyen, oluşan çatışmaların çözülmesini kolaylaştıran, kendini açmayı, toplumsal duyarlılığı, uyum ve yardımlaşmayı sağlayan yaşamsal bir beceridir. Bu beceri azaldıkça ilişkilerde yaşanan sorunların arttığı, hatta zorbaca ve saldırgan davranışların daha fazla görüldüğü bilinmektedir. Empati, günümüzde halen pek çok araştırmanın konusu olup, gelecekte de olmaya devam edecektir. İnsan zihninin işleyiş biçimi, sosyal ve kültürel psikoloji, psikiyatri ve nörobilim alanlarındaki keşiflerimiz arttıkça, empati ve empati kurmaya ilişkin bilgilerimiz derinleşmektedir.

Empati deyince anlaşılmak ve kabul görmek gelir aklıma benim en çok. Ne eşsiz ve vazgeçilmez gereksinimlerdir; anlaşılmak ve kabul görmek… Bu konu hakkında ne zaman düşünmeye başlasam, zihnim beni empatinin ne kadar hayat kurtarıcı olduğunu, sarsıcı bir şekilde öğrendiğim ortaokul yıllarıma götürüverir.

İlkokuldan başarılı bir öğrenci olarak mezun olmuş, Akşehir’de o sene yeni açılacak olan Anadolu Lisesi’ni kazanmıştım. Okulun kendine ait bir binası bile yoktu henüz. Selçuklu Lisesi’nin binasında küçük bir bölüm ve iki sınıf bize ayrılmıştı. Evimizin dibindeki ilkokulda ana kuzusu olarak geçirdiğim yıllar ile uzaktan yakından alakası yoktu yeni okul hayatımın. Akılda tutulması gereken pek çok yeni şey, her geçen gün bir yenisi eklenen sorumluluklar, uyulması gereken pek çok yeni kural, kurulması gereken yeni arkadaşlıklar, uyum sağlanması gereken pek çok öğretmen ve başarı gösterilmesi gereken pek çok performans vardı. Tüm bunlara, yeni kurulmakta olan okulun altyapı eksiklikleri, idarecilerin acemilikleri, öğretmenlerin çoğunun donanımsızlığı, hazırlık sınıfının heyecan ve telaşı, İngilizce öğrenmenin zorlukları ve ergenlik krizlerinin eklenmesi ile büsbütün alabora olmuştum.

Ortaokul birinci sınıfa geçtiğimizde, eskiden öğretmen okulunun yatakhanesi olarak kullanılan bina bizim okulumuz oldu. İyi kötü alışmıştım derslerin İngilizce olmasına,  yeni kurallar ve sorumluluklara. Fakat bazı branş öğretmenlerinin girdiği derslerdeki performansımda belirgin bir düşüş başlamıştı. En sevdiğim, en iddialı olduğum dersler olan matematik ve fen bilgisinden zar zor geçer not alıyordum. İsimlerini bile hatırlamak istemediğim bazı öğretmenlerimizin bu mesleği yapmamak için yaratıldıkları kesindi. Öğretme becerilerinden azade oldukları gibi; pedagojiden, sağlıklı iletişimden, vicdan ve merhametten, empatiden de bihaberlerdi. Liyakatsizlerdi. Dil bilmeden, yabancı dilde ders anlatmaya çalışıyorlar, kendi yetersizliklerinin acısını bizlerden çıkarıyorlardı. Ben de dahil olmak üzere bazı öğrencilere kafayı takmışlardı. Kişiye ve duruma göre değişiklik gösteren; sevmediklerini açıkça belli etmekten, dışlamak, bağırmak, tebeşir fırlatmak, lakap takmak, alay ederek sınıf huzurunda küçük düşürmekten, tokat atmaya, tekmelemeye uzanan davranış repertuarları vardı. Onların derslerinde mutlaka bir gerginlik çıkar, hangimizin başına, hangi sebeple, ne geleceği belli olmazdı. Hele bazı arkadaşlarımız çok zulüm gördüler. Ailelerimiz ne kadar uğraşsalar da bu duruma kalıcı bir çözüm bulamıyorlardı. Tüm bunlara dur diyebilen bir okul idaresi de yoktu. Hepsi bağnaz adamlardı. Hiç unutmam fen bilgisi dersinde, bir tek üreme sistemini işlerken notumu yükseltmek mümkün olmuştu. Sınıfta herkes utandığı için, konuları öğretmen de dahil kimse anlatamamıştı, öğretmen soruyor kimse parmak kaldırmıyordu. Ben de bunu fırsat bilip, her ders söz alıp kitaptan okuyarak anlatmaya başlamıştım da, mecburen sözlü notumu yüksek vermek zorunda kalmıştı (Yıllar sonra cinsel terapist olmayı seçmemde, bu konudaki utangaçlığıma ve tabulara daha o yaşta meydan okuyabilen hallerimin ne kadar payı olmuştur bilemiyorum). Normalde ben parmak kaldırınca bana asla söz vermezdi. O ünite bittikten sonra da öyle yapmaya devam etmişti. Ne yaparsam yapayım o öğretmenlerin gözüne girmenin mümkün olmadığını anladığımda, ben de çabalamayı bırakmıştım. Artık umurumda değilmiş gibi davranıyordum. Oysa o kadar önemliydi ki aslında öğretmenlerimizin ufacık bir sevgi, anlayış kırıntısı göstermesi, kabullenici, bağışlayıcı, şefkatli olması… Küçücük bir olumlu yaklaşımları yetip de artacaktı… Böyle bir kaç iyi öğretmenimiz vardı ancak çabaları ne yazık ki diğerlerinin açtığı hasarları onarmaya yetmiyordu.

Notlarım gitgide düşüyordu. Diğer derslere de ilgilimi veremez olmuştum. Sınavlarda aşırı kaygılanıyor, soruları yanlış anlıyor, basit işlem hataları ya da kaydırmalar yapıyor, bazı soruları hiç görmüyor, süreyi yetiştiremiyordum. “Zehir gibi” olan ben, birdenbire “aptalın teki” oluvermiştim. Bana neler olduğunu anlamıyordum. Aklıma bir türlü girmiyordu bilgiler. “İstesen bal gibi yaparsın” diyorlardı. İstiyordum ama yapamıyordum işte… Derste bir şeyi kaçırdığım anda, sonraki anlatılanları takip etmem mümkün olmuyordu. Dikkatim sürekli olumsuz duygu ve düşüncelerle, dış uyaranlarla, sınıftaki gerginliklerle çeliniyor, derslerde ya camdan dışarı dalıp gidiyordum, ya da kıpır kıpır olup yanımdakilerle konuştuğum için sıklıkla azar işitiyordum. Öyle zamanlarda –ki çoktular- etraf yabancılaşıyor, öğretmenin sesi denizaltından geliyor gibi oluyor, sanki sınıfın tavanına yapışmışım –o esnada sırada oturmakta olan kendim de dâhil- herkesi oradan izliyor gibi oluyordum.

İlkokulda gayet başarılı, sevilen, gözde bir öğrenci iken, ne olmuştu da birdenbire tepetaklak olmuştum kimse anlamıyordu. Başarı odaklı bir ailede yetiştiğim ve sülalede hemen herkes eğitimci olduğu için inanılmaz bir baskı hissediyordum üzerimde. Kendimi ve ailemi hayal kırıklığına uğratmanın derin üzüntüsü ve utancını yaşıyordum. Gözden düşmenin acısına katlanamıyordum. Her gün kendime yeminler ediyor; ders çalışmak, notlarımı yükseltmek, derse dikkatimi verebilmek için elimden gelen her şeyi yapıyor, fakat yine de başarılı olamıyordum. En nefret ettiğim cümle; “Sen zekisin, yeterince istesen, biraz gayret etsen yaparsın”dı. Geceleri sık sık uyanıyor, ağlıyordum. Yarın, diyordum kesinlikle dersi çok iyi dinleyeceğim, deftere notlar alacağım, günü gününe çalışacağım, başaracağım. Ertesi günse, derste anlamadığım bir yer olduğunda çekiniyor soramıyor, o kısmı anlamadığım için geri kalanını da dinleyemiyor, dersten tamamen kopuyordum. Tam bir aptalsın, diyordum kendime; koca bir aptal… “Asla başaramayacaksın. Senden bir halt olmaz.” Ağlamamak için kendimi zor tutuyor, camdan dışarıya, hayal âlemine dalıp gidiyordum.

Okulun popüler kızlarından biri değildim, öyle göze çarpan bir güzelliğim, yeteneğim de yoktu, Ergenlikteki acımasız akran rekabetleri, gruplaşmalar ve zorbalıklar da düşünüldüğünde tam bir kaybeden gibi hissediyordum. “İyi” olan hiçbir şeye sahip değildim. O öğretmenlerin rencide edici davranışları, aşağılamaları cabası olmuş, kendime ve geleceğe olan inancımı yitirmiştim. O güne kadar otorite karşısında boynu kıldan ince olan, konuşurken yüzü kızaran ben; asi, hoyrat bir tipe dönüşmüştüm. Damarıma bastıklarında karşımdaki kim olursa olsun, hırçın ve başıbozuk bir karşı saldırıya geçiyordum. O öğretmenler gibi bir zorbaya dönüşmeme ramak kalmıştı. Uzun saçlarımı yasak olduğu halde (“İçin” mi demeliydim?) salık bırakıyor, okul forması olan beyaz gömlek ve lacivert ceketi giymiyor, okul eteğimin üstüne rengârenk kazaklar giyerek gidiyordum okula. Kendimce yapılanları protesto ediyordum sanırım. Belki benim de öne çıkan bir özelliğim olsun istiyordum. Ya da madem kötü davranılacaktı bana, hiç değilse bir sebebi olsundu. Baş ağrılarından kıvranıyordum. Olasılıkla depresyondaydım. Ne sınıfa ait hissediyordum kendimi, ne okula, ne aileme, ne de hayata…

Derken ortaokul ikide bir mucize oldu. Okulumuzun müdürü ve bazı öğretmenlerimiz değişti. Duyunca o kadar sevinmiş, heyecanlanmıştım ki, sanki cennet müjdelenmişti. Müdürümüz aynı zamanda yeni matematik öğretmenimiz olacaktı. Hatta o öğleden sonra dersimize girecekti. Bu her şeyi tersine çevirmek için büyük bir fırsattı, dualarım kabul olmuştu. Yeni öğretmenlerle en baştan çok güzel bir ilişki kuracak, gözlerine girecek, notlarımı yükseltecektim. Hem öğretmenlerim, hem ailem beni çok sevecekti o zaman. Sınıfın ortasında küçük düşmeyecektim artık. Belki arkadaşlarım tarafından tercih edilen biri bile olabilirdim. Bakarsın okul forması bile giyerdim… Aslında hiç de fena değildi forma, bence bana da yakışırdı. Saçlarımı da toplardım. Çok heyecanlıydım ve şu lanet “orta biri” tersine çevirmek için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdım.

Yanımda oturan sıra arkadaşımın matematiği muhteşemdi. Leb demeden leblebiyi anlıyor, cevapları hemen neredeyse aklından hesaplıyordu. Pek de alışık olmadığım bir şey yaptım, ondan yardım istedim, anlayamadığım yerleri bana anlatmasını rica ettim. O da sağ olsun kabul etti. Teneffüslerde bana ufak ufak ders anlatmaya başladı, işe yarıyordu. Bu kez kendimden ümitliydim. Zil çaldı. “Ali Hoca” derse girdi. Hiç oyalanmadan hemen ders anlatmaya geçti. Ali Gürlek… Koskoca heybeti, insanı delip gecen mavi bakışlarıyla hem korkutucu, hem de babacandı. İyi ve hakkaniyetli olduğunu duymuştum. Yine de onunla ilgili duygularım karışıktı. Gelen gideni aratacak mıydı bilmiyordum. O da bazı öğrencileri kayırıp, bazılarına kötülük edecek mi, ya da bunu yapan arkadaşlarına göz yumacak mı diye endişeliydim. Tüm bunları düşünmekten olsa gerek -her zamanki gibi- anlamadığım bir yerde takıldım ve bu kez dersten kopmamaya kararlı olduğum için hemen arkadaşıma anlamadığım yeri sordum. O da bana fısır fısır anlatırken Ali Hoca bizim konuştuğumuzu fark etti ve birden: “Siz ikiniz, kendinizi çok mu biliyor zannediyorsunuz da kendi aranızda konuşuyorsunuz?” diye kükredi. Başka şeyler de söyledi ama onları dinleyebildiğimi sanmıyorum. Bu böyle ne kadar sürdü, sonrasında neler söyledi anımsamıyorum ancak tepkisi dehşete kapılmama yetmişti. “Öğretmenim ders hakkında konuşuyorduk vallahi billahi, özür dilerim” demek istedim, o kadar kızgındı ki nutkum tutuldu. Daha önceki öğretmenlerden alıştığım üzere ne yapsam işe yaramayacağını düşündüğümden, sustum ve içimde her şey paramparça oldu. An kırıldı ve geleceğim de yok oldu. Bir şeyleri düzeltebileceğime olan inancım, başarabileceğime olan inancım, sevilebileceğime olan inancım… her şey yerle bir oldu. Benim yüzümden, sınıfın en uslularından olan sıra arkadaşım da azar işitmişti. Ona karşı da borçlu ve suçlu hissediyordum. Tam bir baş belasıydım işte. Gittiğim her yere lanetimi bulaştırıyordum. Yeni gelen hoca bile ilk günden nefret etmişti benden ve belli ki önümüzdeki, beş yıl boyunca da bu böyle devam edecekti. Sınıfta kalmam ya da okuldan atılmam bile söz konusu olabilirdi. Ailemin yüz karası olacaktım. Büyük olasılıkla şans eseri kazanmıştım zaten okulu, belki de okumak bana göre değildi. Ağlamamak için kendimi çok zor tuttum. Sonra öfkeyi ve nefreti katık ettim üzüntüme. Ondan da, matematikten de, okuldan da… her şeyden nefret edecektim. Bu öğretmen de takmıştı işte bana, baştan belliydi. Tam da her şeye yeniden başladığım o gün, beni bozguna uğratmıştı. Buna hakkı yoktu…

Dersin geri kalanını hatırlamıyorum. Zil çaldı. Sınıf neredeyse boşaldı. Yerimden kımıldayacak halde değildim. Beş dakika geçti geçmedi, nöbetçi öğrenci geldi. “Siz ikinizi müdür odasına çağırıyor” dedi. “Hah işte” dedim, “derste hızını alamadı, teneffüste devam edecek. Bittin kızım sen. Ailene ne diyeceksin?..”.

Sıra arkadaşımla birlikte korka korka üst kattaki müdür odasına gittik. Kapıdan girdik. Dizlerim zangır zangır titriyordu. Dokunsan ağlayacaktım. Ali Hoca ayakta karşıladı bizi. Daha önce hiç bir öğretmenin biz odasına girince ayağa kalktığını görmemiştim. Bizi oturttu koltuklara. Bu da bir garipti. Alışık olmadığım için anlam veremediğim saygı dolu davranışlar sergiliyordu. Kendi de oturdu karşımıza. Yüzü bu kez dersteki gibi değildi. Çok değişikti. Gözlerimizin içine şefkatle baktı. Güçlükle konuşuyordu. Sanki o da benim gibi ağlamamak için kendini zor tutuyordu. “Çocuklar” dedi; “kusura bakmayın, asabım çok bozuk. Eski öğrencilerimizden birini gencecik yaşta trafik kazasında kaybettiğimizin haberini aldım. İçim yandı. Canım çok sıkkındı, yine de dersten kalmanızı istemediğim için derse girdim. Siz kendi aranızda konuşunca da… Ne bileyim işte, hadi unutun dert etmeyin, üzülmeyin” dedi.

Demek onun parlamasıyla sönmesi bir olmuş, hemen anlamıştı hiddetinden nasıl da korktuğumuzu, üzüldüğümüzü, bundan olumsuz etkilenebileceğimizi… Kendisi de yadırgamıştı sınıfta verdiği tepkisini. Herhangi bir zorunluluktan dolayı özür dilememişti bizden. Vicdani olarak, derhal gönül alma isteğiyle yapmıştı bunu. Bundan o kadar emindim ki, içimi büsbütün kaplayan, saygı, hayranlık ve yaşam sevincinden anlamıştım bunu.

Ali Hoca olan biteni anlatırken, ben onun içinde bulunduğu durumu bütünüyle kavramış, yaşadığı tüm duyguları iliklerime kadar hissetmiş, öğretmenime çok üzülmüştüm. Kendi üzüntüm, kırgınlığım, korkularım, hiç gelmemecesine yitip gitmişti. Oysa derste yaşananlar sırasındaki tepkilerimizde, her birimiz nasıl da kendi gerçekliğimizden yola çıkıvermiştik, anlamadan dinlemeden. Hepimiz olayı kendi algı penceremizden bakıp yorumlamış, oradan hareketle duygulanmış ve ezbere davranmıştık. Sınıfta tüm acısına rağmen öğrencilere faydalı olmaya çalışan öğretmenimizin tahammül sınırını zorlayan konuşmamız, kendisini hiçe sayılmış hissettirmişti. Onun bir hışımla sarf ettiği üzücü cümlelerse bana, tam da yeni bir başlangıç yapıp kurtuluş için çabalarken, sil baştan aynı çukurun içine itildiğimi hissettirmişti. Belli ki o sırada her ikimiz de anlaşılmamış, hak verilmemiş, umursanmamış, çaresiz hissetmiştik. Hele ben o kadar emindim ki o sıradaki düşüncelerimin gerçekliğinden… onun da diğer öğretmen gibi bana taktığından… okuldan atılmaya kadar vardırmıştım felaket senaryolarını.

O gün işte benim yaşamımın dönüm noktası oldu. Hala her hatırladığımda gözlerim dolar. Eski bir öğrencisini kaybettiği için çok üzülen bir öğretmen; başka öğrencileri dersten kalmasın diye o halde derse giren… Bir anda kutsal bir anlama kavuşmuştu öğretmenimin sergilediği tüm duygu ve davranışlar. Tüm bunların ne kadar kıymetli olduğunu sezinliyordum. O benim ihtiyacımı nasıl ben anlatmadan anladıysa, ben de onunkini o kadar iyi anlamıştım… Birini böylesi anlamak için, aynı olayın benim başıma gelmesi gerekmediğini de anlamıştım.

Dahası da vardı. Aynı gün Ali Hoca bütün öğretmen ve öğrencileri topladı ve ölen öğrencisinin cenaze evine götürdü bizi. Hem o öğrencisine ve ailesine gösterdiği değer, hem bizlere verdiği yaşam dersi paha biçilmezdi. İlkin bir anlaşmazlığın tarafı olan bizler, o cenaze evinde o gün, “ortak olunan” bir acının ağlayanıydık. O hiç tanımadığımız öğrencisinin ölümüne bütün okul onunla birlikte ağlıyorduk. Ben o gün artık biliyordum ki beni kimse sevmese de, cenazeme bir kişi bile gelmeyecek olsa da, Ali Gürlek’in öğrencisiydim ben. O öğrencilerine değer verirdi. Toplar başka öğrencilerini de, cenazeme gelirdi. Artık yalnız değildim. Güvendeydim…

Ali Gürlek… Eşine az rastlanır bir insan, hayranlık uyandıran bir rol model, bambaşka bir öğretmendi. Derste olanlardan sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edebilecekken, “O” bizi odasına misafir etti. Ayakta karşıladı. Haklı haksız, büyük küçük bakmadan hatamızı hoş gördü, kendini açtı, şefkatle yaklaştı, gönlümüzü aldı. Değer verdi bize. Ne yaşadığımıza, ne hissettiğimize, bundan nasıl etkileneceğimize önem verdi. Güvende hissettirdi. Önce insan olmayı, empati kurmayı öğretti bize ve yaraları sarmayı…

O günden sonra okul ve ders kurallarına uymaya gayret ettim. Ali Hoca’nın müdür olmasıyla okuldaki o şiddet dolu atmosfer, yeni gelen öğretmenlerin de sayesinde yerini görece daha huzurlu bir ortama bıraktı. Büyük bir inançla çalışmaya, dersleri olabildiğince dinlemeye başladım. Ona, onun sevgisine, saygısına, güvenine layık olmaktı amacım. Onun gösterdiği saygı ve özeni ben de ona, en önemlisi kendime göstermeye başlamıştım. Diğer derslerde de performansım artmaya başladı. Kendime olan güvenim yerine gelmiş, derslere odaklanma becerim artmıştı. Öğretmenlerim gurur duymaya başlamışlardı benimle. Basketbol, hentbol takımına girmiş her ikisinde de takım kaptanı olmuş, halk oyunları ekibine ekip başı olarak seçilmiş, liseden birincilikle mezun olmuş, tıp fakültesini kazanmıştım.

Tutmasa avuçlarının içinden kayıp gidecek olan bir öğrencinin hayatını kurtarmıştı, bir öğretmenin empatik dokunuşu. O, tanıdan ve tedaviden mahrum çırpınan, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan “yaramaz çocuk” büyüdü, psikiyatr oldu şimdi. Yaraları(nı) sarmaya devam ediyor…

Beni o halde bırakmadığınız, elimden tuttuğunuz için minnettarım size Ali Gürlek Hocam. Nur içinde yatın, ruhunuz şad olsun. Hakkınız ödenmez.

Uzm. Dr. Arzu Erkan Yüce/İzmir

Bu yazı PsikeArt Dergisi Temmuz-Ağustos Empati sayısında yayımlanmıştır.