Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından yapılan araştırmaya göre dünya nüfusunun yüzde 4.4’ü depresyonda! Yayınlanan raporda depresyonun 322 milyon insanda görüldüğü, en çok 60-64 yaş aralığını etkilediği ve en yaygın olduğu bölgenin ise Afrika kıtası olduğu belirtiliyor. Raporda Türkiye’de 3 milyonun üzerinde insanın depresyonda olduğunu belirtilmiş. Son 10 yıl içerisinde depresyon tanısı %8.4 oranında artış göstermiş. Depresyon kadınlarda, %5.1 erkeklerde ise %3.6 oranında görülüyor. Bu hesaplara göre her on erkekten biri ve her beş kadından biri yaşam boyu en az bir kez depresyon tanısı alacaktır. Kadınlarda depresyonun daha fazla görülmesinin en önemli nedenleri, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, şiddet ve yoksulluk olarak gösterilmiştir. Bu rakamlara göre, dünyada her yirmi kişiden biri depresyon geçiriyor. Raporda 2015’te intihar ederek ölen kişi sayısı yaklaşık 800 bin kişi olarak belirtiliyor. Küresel ölçekte bakıldığına 15-19 yaş aralığındaki gençler arasındaki ikinci büyük ölüm nedeni, ne yazık ki intihar! Depresyon kişide ve yakınlarında önemli oranda yıkıma, yeti yitimine neden olabilmektedir. Günümüzde toplumsal bedeli yüksek halk sağlığı sorunlarının başında yer almaktadır.

Bu kadar yaygın bir hastalık olmasına rağmen depresyonun halen bir tabu olduğundan hareketle DSÖ, 7 Nisan 2017 Dünya Sağlık Günü’nde bu konuda bir farkındalık ve bilgilendirme hareketi başlattı. “#Depresyon- #HadiKonuşalım” (“#Depression- #Let’sTalk”) sloganı ile yürütülen kampanyada Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD) Çalışma Birimleri ve Sosyal Medya Kurulu DSÖ ile eşgüdümlü çalışmış, kampanya ülkemizde de gerek ruh sağlığı çalışanları gerekse halk tarafından yoğun ilgi görmüştür.

Kampanya kapsamında medya ve sosyal medya aracılığıyla yazılı, görsel ve işitsel materyaller ile depresyonun nedenleri ve sonuçları, depresyonda olanların ya da yakınlarının izlemesi gereken yollar ve anahtar bilgiler paylaşıldı. Özellikle gençler, gebelik ve sonrası dönemdeki kadınlar ve yaşlılarda görülen depresyon ve intihara yaklaşım ele alındı. Örtbas etmek, kaçınmak, utanmak ya da yok saymak yerine konuşmanın depresyon tedavisindeki en önemli adım olduğu vurgulandı.

TPD 10 Eylül 2019 tarihli basın açıklamasında: “Dünya Sağlık Örgütü’nün bu yıl intiharla ilgili küresel bilinçlendirme teması ‘olumsuz etiketleme’dir.  Ruhsal hastalığı, intihar düşüncesi ya da davranışı olan bireyler hakkında olumsuz tutumlar birçok toplumda halen yaygındır. Etiketlenme veya damgalanma  endişesi ile intihar düşünceleri kişiler tarafından gizlenmekte ve sonuçta tedavi başvuruları sınırlı kalmaktadır. Toplumun intihar davranışı konusunda bilgilendirilmesi, “tabu” olmaktan çıkarılması için gerekli çalışmaların yapılması önceliklidir.” denilmiştir.

TPD 10 Ekim 2019 Dünya Ruh Sağlığı Günü için yapılan basın açıklamasında ise “İntiharı önlemek için birlikte çalışmak” temasına vurgu yapılarak: “Avrupa Psikiyatri Birliği (EPA) ve EPA Ulusal Dernekler Konseyi (NPA); Dünya Ruh Sağlığı Günü’nde, 10 Eylül’de yayınlanan anahtar mesajlara ek olarak, küresel bir halk sağlığı sorunu olan intiharın çok önemli etkilerine ilişkin farkındalığı artırmak ve insanlara intiharı önlemek için neler yapılabileceğini bildirmek üzere Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından yapılan “40 saniyelik hareket” kampanyasına destek vermektedir.” denilmiştir.

TPD 9 Kasım 2019 tarihinde, son günlerde intihar ve büyük olasılıkla  intihar olduğu düşünülen olaylarla ilgili başta medya olmak üzere tüm kişi ve kurumların haber verme sorumluluğuna ilişkin basın açıklaması yapılmıştır.

TPD 15 Kasım 2019 tarihli basın açıklamasında: “Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’ne intihar davranışının bulaşma özelliği olduğu, 10 gün içinde birbirine  benzer şekilde üç toplu intihar görülmesinin olağanüstü bir durum olduğu belirtilmiştir. Psikiyatri ve Halk Sağlığı uzmanları ile akademisyenlerden oluşan bir danışma kurulu oluşturularak değerlendirme yapılması, müdahale biçimlerinin tanımlanması ve toplumun bilgilendirilmesinin önemi vurgulandı. Bu aşamada sadece intihar haberlerinin nasıl yayınlanacağı ile ilgili önlemlerin yeterli olmadığı Bakanlık bünyesinde oluşturulacak kurullarda dernek olarak elimizden gelen yardımı yapmaya hazır olduğumuzu bildirdik.” denilmiştir.

 

Depresyon için risk etkenleri nelerdir?

  • Erken ebeveyn kaybı
  • Madde ve alkol bağımlılığı
  • Anksiyete bozuklukları
  • Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin olduğu bir bölgede kadın olmak
  • Gebelik ve lohusalık dönemi
  • Erken ebeveyn kaybı
  • Düşük sosyoekonomik düzey
  • Ayrı yaşama, boşanmış olma
  • İşsizlik
  • Yaşlılık
  • Daha önce depresyon geçirmiş olma
  • Diğer psikiyatrik tanılardan birine sahip olma
  • Yakın zamanda önemli yaşam olayları, stres etkenleri
  • Erken dönem uyum bozucu şemalar ve uygunsuz başa çıkma yöntemleri
  • Çocukluk döneminde travmalar, cinsel veya fiziksel istismar öyküsü
  • Bazı ilaçlar
  • Tıbbi hastalıklar (kalp hastalıkları, diyabet, kronik hastalık yaşayanlar ve bu hastalara bakım verenler)
  • Hormonal değişiklikler

 Günümüz toplumlarında depresyon tanısının giderek daha sık karşımıza çıkmasının nedenleri nelerdir?

“Depresyon” sözcüğü günümüzde bir moral bozukluğunu, iyi hissetmeme, keyifsizlik halini tanımlamakta da kullanılabilmektedir. Major Depresyon ise yineleyen ve bazen süreğenleşen, yaşam boyu etkileri sıklıkla devam eden bir ruhsal rahatsızlıktır. Diğer tüm tıbbi rahatsızlıklar gibi bir hekim tarafından tanı konması ve tedavisinin düzenlenmesi gerekir.

İnsan biyo-psiko-sosyal bir varlıktır. Diğer ruhsal rahatsızlıklarda olduğu gibi depresif bozukluk da pek çok etkenin bir araya gelmesi ile ortaya çıkar. Depresyonun oluşumunu açıklayacak tek bir model bulunmamaktadır. Depresyonda ailesel hastalık öyküsü ve genetik yatkınlık hastalığın ortaya çıkışına güçlü bir zemin hazırlasa da, genetik tek başına yeterli değildir. Günümüzde ruhsal rahatsızlıkların oluşumunu açıklamada gen çevre etkileşiminin rolüne vurgu yapılmakta, psikolojik ve sosyal stres etkenlerin depresyonda; hazırlayıcı, başlatıcı, kolaylaştırıcı, sürdürücü, yineleyici işlevlerinin olduğu bilinmektedir.

Sosyal etmenler, yaş, cinsiyetin depresyondaki rolü

Depresyon olgularının yaklaşık %80’i işsizliğin yüksek oranda görüldüğü, sosyoekonomik düzeyin düşük olduğu, kalabalık yerleşimli bölgelerde görülmektedir. Son yıllardaki hızlı ve kontrolsüz nüfus artışı, popüler kültürün ve teknolojideki hızlı değişimlerin getirdiği yaşam biçimi değişiklikleri ve kültürel farklılıklar; aileler ve topluluklardaki parçalanmalar, sosyal bağların gitgide zayıflaması ve göçler, pek çok boyutuyla depresyona zemin hazırlamaktadır. İşsizlik, gelir dengesizliği, eğitimsizlik, yoksulluk, sağlıksız beslenme, üreme, barınma ve zorlayıcı yaşam koşulları, acımasız çalışma koşulları, vardiyalı çalışma sistemleri, uyku bozuklukları, alkol, madde kullanımındaki ve suç oranlarındaki artış, sosyal eşitsizlik, adaletsizlik, gibi sayabileceğimiz pek çok unsur depresyonda hem “neden” hem de “sonuçlar” olarak karşımıza çıkmaktadır. Yaşlı nüfus, çocuklar ve gençler, gebeler ya da yeni doğum yapmış kadınlar ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği yaşayan kadınlar diğer riskli gruplardır. Doğum yapmış altı kadından birinde depresyon görülmektedir. Kontrolsüz nüfus artışı, gebeliklerin uygun planlanmaması, yeterli sosyal ve tıbbi desteğin sağlanamaması, arka arkaya yapılan gebelikler ile bu rakamlarda daha da artış olacağı öngörülmektedir.

Depresyon sıklığındaki artış nedenleri: Travmalar

Depresyon sıklığındaki artış nedenleri: Travmalar

Günümüzde milyonlarca insan açlık, salgın hastalık, iklim koşulları, afetler, ayrımcılık, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, şiddet, savaşlar ve terör nedeniyle yaşam mücadelesi vermekte ve göç etmek zorunda kalmaktadır. Bu koşullarda yaşayanların ya da bu acılara tanıklık edenlerin depresyon ve diğer ruhsal rahatsızlıkları yaşamaya aday oldukları aşikardır. Travmalar toplumsal belleğimizde derin izler olarak yer etmekte ve gelecek nesillere aktarılmaktadır. DSÖ tarafından 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü’nün 2016 yılındaki teması bu nedenlerle “Psikolojik İlk Yardım” olarak belirlenmiştir. Bu bağlamda travma ve göç yaşayanların temel yaşamsal ihtiyaçlarının ivedilikle karşılanması; bilgilenme, sağlık, eğitim gibi çeşitli haklara ve sosyal desteğe hızla erişmeleri, günlük yaşama olabildiğince hızlı katılmaları ile gelecekteki olası riskleri önlemenin önemine vurgu yapılmış, pek çok ruh sağlığı çalışanı bireysel ya da dernekleri bünyesinde bu uğurda gönüllü olarak hizmet ve eğitimler vermiştir, vermektedirler. 2019 yılında ise DSÖ, 10 Ekim’in konusunu artan intihar oranlarına dikkat çekmek ve gerekli önlemleri almak üzere tüm dünyayı harekete geçirmek için ‘İntiharı Önleme’ olarak belirlemiştir.

Depresyon sıklığındaki artış nedenleri: Yaş

Günümüzde sosyal bağların zayıflamasının depresyon riskini belirgin artırdığı bir başka kesim ise “Yaşlı nüfus”tur. Geriatride artık yetmişli yaşlar; “erken yaşlı” ya da “genç yaşlı” sınıflandırmasında yer alıyor.

Bilim alanındaki ilerlemeler insan ömrünü epeyce uzattı. Bu yüz güldürücü gelişmeler her şeyde olduğu gibi beraberinde bedellerini de getirmekte gecikmedi. İnsan ömrünün uzaması ve olumsuz yaşam koşullarına bağlı olarak bedensel hastalıkları daha fazla görmekteyiz. Eskiden erken yaşta ölümlere sebep olan hastalıkların tam tedavileri bulunmasa da hastalıklar ilaçlarla kısmen kontrol altına alınmakta ancak süreğenleşmektedir. Hem hastalıkların bedene verdiği hasarlara hem de bu hastalıkların tedavilerinde kullanılan ilaçların yan etkilerine bağlı olarak depresyon sıklığında artış gözlenmektedir.

Çalışma hayatından erkenden ayrılma, emeklilik, hayat arkadaşlarını, yakınlarını ve de akranlarını yitirmek, pek çok yeti yitimi, kayıp ve bedensel hastalıkla baş etmeye çalışmak, çok sayıda ilaç kullanımı, yalnızlık, hobilerden ve keyif verici etkinliklerden uzak kalmak depresyon için risk etkenleri arasında sayılabilir.

Günlük yaşamın koşturmacası sırasında ileri yaşlarına ekonomik, duygusal ve bedensel yatırımlar yapmayan, sosyal çevresi ile sağlıklı bağlar kurmayan, yeni bilgiler öğrenmeyi ve öğretmeyi, üretmeyi sürdürmeyen, sağlıklı beslenme ve sporu önemsemeyen, özetle “aktif yaşlanma” felsefesini benimsemeyen kişilerde ileriki yaşlarda depresyon görülme riski gitgide artmaktadır.

Depresyon sıklığındaki artış nedenleri: Tıbbi nedenler ve tedavide kullanılan ilaçlar

Günümüzde tanı konan pek çok enfeksiyon hastalığı, diyabet, böbrek yetmezliği, kronik hastalıklar, tümörler, kalp ve solunum sistemi hastalıkları, merkezi sinir sistemi hastalıkları, travmalar, metabolik hastalıklar, beslenme sorunları, sindirim sistemi hastalıkları, bağ dokusu hastalıkları depresyona neden olabilir. Hastanede yatan olgularda risk daha da fazladır. Pek çok antihipertansif ilaç, mide koruyucular, kalp ilaçları, kortizonlar, antibiyotikler, hormonlar, kolinerjik ilaçlar, ilaç, alkol depresyona neden olabildiği gösterilmiştir. Tedaviler bu riskler göz önünde bulundurularak düzenlenmelidir.

Depresyon sıklığındaki artış nedenleri: Ruhsal doyum

“İsteksizlik”, “hevesini yitirme”, “haz alamama”, “yaşamanın anlamını yitirme” depresyonda en sık rastladığımız yakınmalardan. Bir söyleşide ‘doyumsuzluk’ ile ilgili şu cümleleri kurmuştum: “Motivasyonu her ne olursa olsun, günümüzde herkes hep meşgul. Bir türlü doyuma ulaşılamayan, keyif alınamayan koşuşturmacalar içindeyiz. Bilim ve teknoloji alanında ilerledikçe, keşiflerimiz ve yapabildiklerimiz arttıkça, eksikliğimizin ve hiçliğimizin bir o kadar farkına varıyor, kabullenemediğimiz bu gerçeğe “sürekli meşgul” hallerimizle umarsızca meydan okuyoruz. Bu yanılsamanın bir uzantısı olarak, sahip olduğumuz her şeyi ve geleceğimizi, yaşamımızı bu tempoya borçlu olduğumuzu sanmaya başlıyoruz. Sanki çevirmeyi bırakırsak düşüp ölecekmişiz gibi, meşguliyet bisikletlerimizin pedallarını durmaksızın çeviriyoruz. Ne zaman ve nerede durmamız gerektiğini asla kestiremediğimiz gibi, bitkinlik ve telaştan seyrin keyfini de çıkaramaz durumdayız”. İşte tam da bu noktada kayıp ve yas tepkisinden, depresyondan bahsedebiliriz. Yani ödenen bedeller karşılığında erişilemeyenler, doyum alamama, amaç ve anlamdan uzaklaşma ve tükenmişlik. Depresyon riskinden korunabilmek için doyum alabileceğimiz bir yaşam biçimini sürmenin yollarını keşfetmeliyiz.

Depresyon sıklığındaki artış nedenleri: Arz ve talepler

Tüketim toplumunun sundukları ve talep ettikleri, sosyal medyada paylaşılan özendirici, albenisi yüksek paylaşımlar ve hız, özellikle gençlerin başını döndürmektedir. Henüz gerçeği değerlendirme yetileri ve yürütücü işlevleri tam gelişmemişken gençler, kendilerinden ve ailelerinden gerçekçi olmayan beklentilerin içine girmektedirler. Aileler de öyle…

Herkes “Her şeyde en birinci” olmanın peşinde, nasıl olursa olsun, ama olsun! Günümüzde ağırlığını geçmişte hiç olmadığı kadar hissettiren başarı, mükemmeliyet ve skor odaklı tektipleştirici eğitim sistemleri, acımasız ve haksız rekabet koşulları, aşırı talepkar aile ve toplum yapısı, gençlerin oldukça bocalamalarına neden olmaktadır.

Özellikle gelişimsel farklılıkları olan, yaygın gelişimsel bozukluk, özgül öğrenme güçlüğü, disleksi, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan ya da üstün yetenekli çocuk ve gençlerin temel eğitimlere ek olarak tamamlayıcı eğitim desteklerine ve özel yaklaşımlara gereksinimleri vardır. Gelişimsel özelliklerine ve yeteneklerine bakılmaksızın, akranlarıyla benzer eğitimler alarak benzer performans gerçekleştirmelerinin beklenmesi, kariyer hedeflerine ulaşabilmek için akranlarıyla aynı sınavlara girmek zorunda kalmaları gibi nedenlerle çocuklarımız ağır depresyon ve anksiyete bozukluğu yaşayabilmektedirler. Eğitim hayatlarını yarıda bırakma, alkol madde kullanımı, dijital bağımlılık, yeme bozuklukları ya da intihar riski bu yaş grubunda depresyona sıklıkla eşlik etmektedir. Üstelik tüm bunlar erişkin yaşamdaki yineleyici ya da süreğen depresyonun habercisidirler.

Depresyon sıklığındaki artış nedenleri: Etiketlenme Kaygısı ve Utanç

Etiketlenme kaygısı, psikiyatriye başvurmada gecikmelere neden olmaktadır. Depresyon bir ‘Karakter zayıflığı’ değildir. Hastalığı ‘İradi’ bir durum olarak görme ve ‘Kendi kendine yenmeye çalışma’, bu sırada ağır yeti yitimleri belirtilerde ağırlaşma sosyal kayıplara neden olabilmektedir.

Kişilerin baş etme güçleri ne kadar iyi olursa olsun herkesin gücünün tükeneceği ve yardım alması gereken bir nokta vardır. Çaresizce bekleyip acı çekmek yerine, kendilerine haksızlık etmekten vazgeçip bir uzman görüşü almanın en doğal hakları olduğu kişilere, çocukluk yaşlarından itibaren öğretilmeli, model olunmalı.

Biz ruh sağlığı çalışanlarının da, eğitim sürecimizde yıllarca terapiler gördüğümüzü, meslektaşlarımızdan profesyonel destek aldığımızı, ruhsal rahatsızlıklar yaşarken gerekirse ilaç tedavisi kullandığımızı vurgulamam belki bu satırları okuyanlar için ferahlatıcı ve yüreklendirici olabilir (#depresyon #hadikonuşalım).

Depresyon sıklığındaki artış nedenleri: Tedaviye ve Psikoterapiye Erişim Güçlükleri

Depresyon tedavi edilebilir bir hastalıktır. Hafif ve orta şiddetli depresyonlarda ve akut dönemde psikoterapi yöntemlerinin ilaç tedavisine eşdeğer etkinlikte olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir.

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) bu konuda üzerinde en çok çalışma yapılan, etkinliği kanıta dayalı psikoterapi yöntemidir. Üstelik BDT yinelemeleri önlemede ilaç tedavisine üstünlük göstermektedir. İlaç tedavisi bırakıldıktan sonra depresyonun bir yıl içinde yineleme olasılığı %70 iken BDT sonrası yineleme olasılığı %30’lardadır.

Yine de ilaç tedavisinin kaçınılmaz olduğu durumlar vardır. İlaç tedavisi başlansa da psikoterapi tüm ruhsal rahatsızlıkların tedavisinin olmazsa olmazıdır. Özellikle psikososyal zorlanmalar, içsel çatışmalar, kişiler arası sorunları ya da kişilik bozuklukları olan, ilaç tedavisine dirençli ve diğer yöntemlere yeterli yanıt alınamayan olgularda ise Şema Terapi seçeneği mutlaka değerlendirilmelidir.

Psikoterapiler ile kalıcı düzelmeler sağlanabilir, yinelemeler önlenebilir, uzun dönemde hastalığın kişiye ve topluma maliyeti, ilaç kullanım gereksinimi azalabilir. Psikoterapi süreci; bireysel farkındalığı geliştirme, stresle başa çıkma, sorun çözme kapasitesini ve dayanıklılığı artırma, daha işlevsel bakış açılarını keşfetme, yaşam biçimlerini olumlu yönde değiştirme ve daha doyumlu ilişkiler yaşama konularında kişilere yeni beceriler kazandırır. Elbette hangi durumda hangi tedavinin seçileceğine hekim ve hasta duruma göre beraber karar vereceklerdir.

Dünyanın her yerinde psikoterapi uygulamalarına erişim güç, bekleme listeleri kalabalık ve tedavi -kesitsel olarak bakıldığında- maliyetlidir. Kısa sürede ve daha ekonomik çözüm beklentisi, var olan sağlık sisteminin koşulları hastayı da hekimi de ilaç tedavisi seçeneğine yönlendirebilmektedir. Uygun psikoterapötik girişimlere erişemeyen olgularda yineleme ve süreğenleşme riski vardır. Bu da günümüzde depresyon oranlarında artış olarak karşımıza çıkmaktadır.

Depresyon sıklığındaki artış nedenleri: ilaç tedavisinden kaçınma, bağımlılık efsanesi anti-psikiyatri akımları

Depresyon mutlaka psikiyatri hekimleri tarafından tanınması ve etkili biçimde tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Genetik ve biyolojik yatkınlıklar da göz önüne alınarak ilaç ve veya psikoterapi yaklaşımları uygulanmalı, kişiye özgü tedavi planlanmalıdır. Oysa Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir araştırmada depresyon hastalarının %49’unun hiç bir tedavi görmediği, geriye kalan yüzde 51’in ise ancak %21’inin etkin tedavi gördüğü, geri kalanların ise tedavi edici niteliği olmayan yöntemlerle sağlıklarından oldukları gösterilmiştir. Bu da günümüzde depresyonun neden bu kadar arttığını açıklayan nedenlerden bir başkasıdır.

“İlaç endüstrisinin hekimlerle kol kola verdiği ve insanları istismar ettikleri, ilaç bağımlısı yapmayı hedefledikleri” şeklindeki söylentiler kişileri haklı olarak endişelendirmektedir. Her meslek grubunda kötü örnekler elbette vardır. Ancak insanların yetkin olmayan ağızlardan duydukları bu sözlere değil bilimsel verilere kulak vermesi gerekmektedir.

Psikiyatristlerin sadece ilaç yazdığı ve konuşma terapisi uygulamadıkları ya da psikoterapi için bir klinik psikolog işe işbirliği kurmadıkları yönündeki diğer efsaneler de kişilerin ruh sağlığı uzmanlarına başvurmaktan kaçınmalarına neden olmaktadır. Psikiyatri hekimleri tanı koyma, tetkik isteme, başka hekimlerden konsültasyon isteme ve ilaç tedavisi düzenleme gibi yetki ve yetkinliklerinin, yanı sıra psikoterapi de uygulayabilirler.

Psikiyatri ihtisasları sırasında aldıkları temel eğitimlere ek olarak pek çok psikiyatrist, bunun için ayrıca zaman ve bütçe ayırarak çeşitli kurslarla psikoterapi alanlarında kendilerini geliştirmeye devam etmektedirler. Ülkemiz benzer ölçekteki pek çok ülkeye kıyasla psikoterapi eğitimi alma olanakları açısından oldukça zengin kaynaklara sahiptir.

Türkiye Psikiyatri Derneği gönüllü eğiticileri, ülke genelinde psikoterapi uygulamalarını yaygınlaştırmak için, psikiyatri asistan ve uzmanlarına psikoterapi uygulama eğitimleri vermeye devam etmektedir. Psikoterapi uygulamayan psikiyatrlar ise hastalarının izlemlerini bir yandan sürdürürken, diğer yandan terapiler için hastalarını bu konuda yetkin bir klinik psikoloğa ya da tedavi ekiplerindeki bir psikoterapiste yönlendirebilirler.

Psikiyatri hekimi dışındaki ruh sağlığı çalışanlarının psikiyatrik hastalık teşhisi koyma ve tedavi düzenleme yetkileri yoktur. Ancak duyarlı ve bilgili psikologlar ya da psikoterapistler kendilerine başvuran olgularda depresyon olduğunu fark ettiklerinde kişileri psikiyatri hekimine yönlendirmekte ve tedavide işbirliği sağlamaktadırlar.

Antidepresan ilaç tedavilerinin “Etki göstermedikleri” ya da “Bağımlılık yaptıkları” da doktora başvurmaktan alıkoyan bir başka efsanedir. İlaç tedavisi bir kar zarar hesabı yapılarak muhakkak hasta yararına ise düzenlenir.

Tüm ilaçlar gibi antidepresanların da yan etkileri görülebilir ancak bilimsel olmayan yöntemlerden ya da tedavisiz kalmaktan çok daha güvenlidirler. “Mutluluk ilacı”, “Uyuşturucu”, “Unutturan haplar” değildirler. Bağımlılık yapmazlar. Bilimsel olarak yararlılıkları ispatlanmış, beynin kimyasal yapısındaki düzensizlikleri düzene koyan moleküllerdir.

Orta ve hafif depresyonda koşullar uygunsa ilaç tedavisi yerine etkinliği ispatlanmış psikoterapi yöntemleri ilaca yeğlenebilirse de hastanın psikoterapisini uygulayan terapist ile eş zamanlı olarak psikiyatristinin de kontrolünde olması şarttır. Unutmamalı ki etkili tedavi edilmeyen depresyonda ölümle sonuçlanan intihar oranları %15’tir.

Depresyon sıklığındaki artış nedenleri: Yetersiz ve uygunsuz ilaç kullanımı

Sağlık Bakanlığı’nın 2 Şubat 2015 tarihinde Türkiye’deki antidepresan ilaç kullanımıyla ilgili açıkladığı verilere göre Türkiye’de, her 10 kişiden 1’inin antidepresan kullandığı gösterilmiştir. Bu yüksek oranlar; ruh sağlığı alanından olmayan hekimlerce düzenlenen reçeteler, eczane çalışanları tarafından önerilen ilaçlar,  ‘komşu tavsiyesi’ ile kullanılan ilaçlar ve bilinçsiz kullanım oranlarına da işaret etmektedir.

Tüm bunlar hastanelere yoğun başvuruları beraberinde getirmekte, günde 60-80 hasta muayene etmek zorunda kalan psikiyatri hekimlerini çaresiz ve mesleğini hakkıyla uygulayamaz durumda bırakmaktadır.

Günümüzde ruh sağlığı alanındaki sağlık hizmetleri gerektiği gibi uygulanamamaktadır. Kısa sürede yapılan hızlı değerlendirmeler ile başlanılan tedavilerde; yetersiz uyunç, ilaçların yeterli doz ve yeterli süre kullanılmaması, düzensiz kullanım, tedavinin erken sonlandırılması, hızlı değiştirilen tedaviler, sık doktor değişikliği ve kalıntı belirtilerin tedavi edilememesi riski vardır. Tüm bunlar depresyonun yineleme ve süreğenleşme riskini ve depresyon görülme sıklığını artırmaktadır.

Polikliniklerin yoğunluğu, hastane şartlarının getirdiği son derece kısıtlı sürelerle yapılmaya çalışılan psikiyatrik bakılarda kişilerin kendilerini yeterince ifade edememeleri, hastalıklarını ya da tedavinin gereklerini yeterince anlamamaları söz konusu olabilmektedir. Bu da hatalı ya da eksik bir tedavi sürecine neden olabilir.

Hastalara yeterli zaman ayırılamadığı günümüz koşulları, depresyon tedavisinin en önemli parçası olan psiko-eğitimin yeterli yapılamamasına neden olmaktadır. Kişiler ilaçları hatalı kullanmaya, ilaç yan etkileri ile baş edememeye, endişelenmeye, tedaviden uzaklaşmaya başlayabilirler. Bu süreç kişilerin yeterince sabredemeyip sık doktor değişikliği ve sık ilaç değişikliğine gitmelerine ve yeniden bir kısır döngünün içine girmelerine neden olabilmektedir.  Kimi zaman da kişiler belirtileri iyileştiği anda doktorlarına danışmadan ilacı erkenden bırakmalarına bağlı olarak belirtilerde tekrarlama ya da süreğenleşme ve tedaviye yanıtsızlık görülebilmektedir.

Her hastaya en az 20 dakikanın ayrıldığı poliklinik koşullarında psikiyatri hekimleri görevlerini sağlıklı bir şekilde yerine getirebileceklerdir. Sağlık Bakanlığı tarafından bu koşulların sağlanması hedeflenmelidir. 

Depresyon sıklığındaki artış nedenleri: yetki, yetkinlik, sınır ihlalleri

Günümüzde depresyon oranlarındaki en önemli artış nedenlerinden biri de kişilerin yaşadıkları sorunların çözümü için doğru adreslere başvurmamaları, bir takım umut tacirleri tarafından suistimal edilmeleridir. Pek çok insan uygun tedavi ve yaklaşımlardan mahrum kalarak maddi ve manevi olarak kayıplar yaşamakta, erken tanı ve tedavi ile düzebilecek pek çok rahatsızlık, süreç içerisinde ilerlemekte ve yanına başka sorunlar eklenmektedir.

Dünya Sağlık Örgütü tarafından sağlık; biyo-psiko-sosyal olarak tam bir iyilik halinde olmak olarak tanımlanmaktadır. Ortaya çıkan hastalık durumlarında tanı mutlaka hekim tarafından konur ve tedavi bütün tıp branşlarında olduğu gibi hekimin sorumluluğunda bizzat kendisi ya da koordine ettiği sağlık ekibi tarafından uygulanır.

Bir yakınmanın ruhsal mı yoksa bedensel mi olduğu ancak iyi bir tıbbi öykü alma, tam bir fizik muayene ve özellikle de nörolojik muayeneden ve gerekli tetkiklerden sonra anlaşılabilir. Ruhsal hastalık tanısı da iyi bir tıbbi öykü alma ve ruhsal muayeneyi takiben konulabilir. Bu nedenle ruhsal hastalığı olan kişilerin muayene ve tedavi yetkisi ruh sağlığı alanında psikiyatri hekimlerine verilmiştir.

Ülkemizde toplumun birçok kesiminde ruhsal sorunlarla uğraşan meslek gruplarının tanımlaması yeterince bilinmemektedir. Ruh sağlığı ile ilgili sorun yaşayan kişiler nereye başvuracakları hususunda kararsızlık yaşamaktadır.

Ruh sağlığı hizmeti bir ekip çalışması içerisinde yürütülmelidir. Ruh sağlığı alanında çalışan kişiler; psikiyatristler, pratisyen hekimler, aile hekimleri, psikolog, klinik psikolog, hemşire, psikiyatri hemşiresi, sosyal hizmet uzmanı ve psikolojik danışmanlardır. Bu meslekteki kişiler hasta yararına işbirliği içinde çalışırlar.

Bu meslek grupları dışında yetkinlik ve yetkileri olmayan pek çok kişi ve kurum tarafından ‘tedavi’ ‘terapi’ ‘danışmanlık’ adı altında yapılan uygulamalar kişilere ciddi zararlar verebilmektedir. Hekiminizin sizi psikoterapiniz için yönlendirdiği, ehliyeti ve yetkinliği konusunda emin olduğunuz adresler dışındaki kişi ve yöntemlerden uzak durunuz.

Depresyon sıklığındaki artış nedenleri: koruyucu ruh sağlığı yaklaşımlarındaki yetersizlikler

Koruyucu ruh sağlığı yaklaşımlarındaki yetersizlikler ve bilgilendirme eksiklikleri, erken müdahalelerle önlenebilecek olan sağlık sorunlarının çığ gibi büyümesine neden olmaktadır.

Tüm ruh sağlığı çalışanlarının bilimsel verilere dayalı olarak bilgi ve donanımlarını sürekli olarak güncellemeleri şarttır. Ayrıca günümüz teknolojisinin tüm olanaklarını kullanarak halkı stresle baş etme, ruhsal iyilik halini koruma ve ruhsal rahatsızlıkların belirtileri ve çözüm yolları konularında bilgilendirmeleri gerekmektedir.

Ülkemizde bu alanda çalışan kişi, kurum ve derneklerin bir araya gelerek Ruh Sağlığı Yasası oluşması yönünde çalışmalar sürmektedir. Okul öncesi öğretmenlere, çocuk gelişim uzmanları başta olmak üzere tüm öğretmenlere ve özellikle rehberlik ve psikolojik danışmanlık görevi yapanlara bu konuda önemli görevler düşmektedir. Erken müdahale ve yönlendirmelerle sorunları bozukluk düzeyine ulaşmadan çözebilme fırsatı olan bu meslek gruplarının çalışmaları güçlendirilmeli ve bu uğurdaki projelerine destek verilmelidir.

Depresyon günlük hayatı nasıl etkiler?

Depresyonda ana belirtiler; çökgün duygudurum, etkinlik ve sorumluluklara karşı ilgi ve istek azlığı, zevk alamama, umutsuzluk ve karamsarlıktır. Geçmişe takılıp kalma, ağır suçluluk duyguları olabilir. İş, özel zevkler, bireysel ilişkiler, cinsel aktivite de dahil olmak üzere hemen her şeyden keyif alamaz olurlar. Kendilerini yetersiz, dış dünyayı acımasız geleceği karanlık görürler.

Bazı olgularda hüzün ve kederden çok anksiyete ve huzursuzluk hatta ajitasyon gözlenebilir. Umutsuzluk ve çaresizlik duyguları derindir. Basit günlük aktiviteleri bile yapmak güçtür. Enerji düzeyi azalır. Öz bakımlarını ihmal etmeye başlarlar. İş, aile, ekonomik durum ve gelecekle ilgili olumsuz aşırı zihinsel meşguliyet görülebilir.

Kimilerinde ciddi bedensel belirtiler eşik eder. İştah ve kilo kaybı ya da artışı, uykusuzluk ya da aşırı uyuma, ağrı ya da başka psikosomatik belirtiler gözlenebilir. Kararsızlık, dalgınlık, unutkanlık olabilir. Tehlikeli işlerde çalışan veya araba kullananlarda dikkatsizlik ve dalgınlık iş ya da trafik kazalarına neden olabilir. Bazen psikotik bulgular eklenebilir, gerçeği değerlendirme yetisi bozulur.

Girişkenlik azalır, konsantrasyon bozulur, tahammülsüzlük ve yersiz öfkelenmeler görülebilir. Hastanın yaşam kalitesi düşer, iş, aile, sosyal ve akademik yaşam da ciddi işlev kayıpları ortaya çıkar. Aile içi ilişkiler de hasar görür. Cinsel işlev bozuklukları, bunlara bağlı eşler arasında anlaşmazlıklar görülebilir. Yeterli bilgilendirme, destek ve tedavi olmadığı durumlarda ilişkilerde sonlanmalara neden olabilir.

Stresle ya da uykusuzlukla başa çıkmak için kullanılan çok fazla alkol almak, madde kullanmak, yataktan çıkmamak, işe gitmemek ya da eve geç gelmek gibi uygun olmayan başa çıkma yöntemleri depresyonu ağırlaştırır, hem kişiye hem de çevresindekilere zarar verir. Benlik saygısındaki düşüş ve suçluluk duygularını intihar düşünce ve eylemleri izleyebilir. İntihar düşünceleri ve girişimleri depresyonun önemli belirtilerindendir.

Bu belirtilerin çökgün duygudurum ya da ilgi ve istek yitiminden biri mutlaka görülmek kaydıyla, en en az beşinin en az iki hafta boyunca hemen her gün sürmesi ile Major Depresyon tanısı kesinleşmiş olur. Depresyon gelişmiş ülkelerde yeti yitimi açısından ilk sıradadır, İyi tedavi edilmemiş depresyon alkol ve madde kullanım sorunlarına, başka ruhsal hastalıklara da zemin hazırlamaktadır. Uzamış ve iyi tedavi edilmemiş depresyon bedensel hastalıklara da zemin hazırlamakta ve diyabet, kalp hastalıkları gibi bedensel hastalıkların gidişini kötüleştirip ölüm riskini arttırmaktadır.

Depresyon ile distimiyi nasıl ayırt ederiz?

Ruhsal rahatsızlıklar tanı ölçütleri ve sınıflandırma sistemi DSM-IV’te “Distimik Bozukluk” olarak yer alan durum DSM-V’te yapılan düzenlemeler ile “Depresif Bozukluklar” kategorisinde “Süreğen Depresif Bozukluk (Persistent Depressive Disorder)” adını almıştır. En az iki yıl süreyle ve hemen her gün boyunca süren depresif duygudurum varlığında Distimik Bozukluk (Süreğen Depresif Bozukluk) denilmektedir. Çocuk ve ergenlerde ise bu süre en az bir yıldır.

Distimi %3-5 sıklıktadır. Kadınlarda iki kat fazla görülür. Genç yaşta daha yaygındır. Major Depresyon tanısı alan kişilerin birinci derece akrabalarında görülme olasılığı yüksektir. Temel belirtileri major depresif bozulukla benzerdir ancak tam olarak major depresyon şiddetine ulaşmaz.

Distimik bozuklukta belirtiler ataklar halinde değildir, hafif şiddette ama ama süreğen özelliktedir. Yavaş yavaş başlayıp, dalgalı bir seyir gösterir. Major depresyonla kıyaslandığında bedensel belirtilerden çok bilişsel belirtiler ön plandadır.

Distimi tanısı için iki yıllık dönem içinde depresyon belirtilerinin tamamen iyileştiği dönem hiçbir zaman iki aylık süreyi aşmamış olmalıdır. İki ayı aşan iyilik halleri varsa distimik bozukluktan söz edemeyiz.

Distimi büyük oranda çocukluk ve ergenlik dönemlerinde başlar. 6-13 yaş arasında distimi belirtileri başlayan çocuklar ileri yaşlarında sıklıkla majör depresyon geçirirler. Uzun yıllar hafif depresyon belirtileri ile gitse de zamanla işlevselliği bozar.

Majör depresyon distimiyle birliktelik gösteren en sık ve önemli psikiyatrik hastalıktır, birliktelik oranı %50’yi bulabilmektedir.

Madde ve ilaç kullanımının neden olduğu duygudurum bozukluğu, yineleyici depresyon, yaygın anksiyete bozukluğu, kişilik bozukluğu, kronik yorgunluk sendromu, dikkat eksikliği bozukluğu ve kronik psikotik bozukluklar distimi ile birlikte bulunabilen ya da distimi ile ayırıcı tanıda karışabilen diğer ruhsal bozukluklardır.

Bazı bedensel hastalıklar da distimi tablosunu ortaya çıkarabilir, o nedenle altta yatan bir organisite olup olmadığı araştırılmalıdır. Hastalık ölçütlerinin hem distimik bozukluk, hem de majör depresif bozukluk ölçütlerini karşıladığı durumlara literatürde çifte depresyon (double depression) adı verilmiştir. Distimi tedavisinde de kişiye özel tedavi planlanmalı, bireysel psikoterapi ve ilişki terapisi tedavi planında yer almalıdır.

DSM-5’teki “Depresif Bozukluklar (Depressive Disorders)” Bölümünün Ağacı

  • Yıkıcı Duygudurumu Düzenleyememe Bozukluğu (Disruptive Mood Regulation Disorder)
  • Majör Depresif Bozukluk (Major Depressive Disorder)
  • Yineleyici Ataklar (Recurrent)
  • Süreğen Depresif Bozukluk (Distimi) (Persistent Depressive Disorder (Dysthymia)
  • Aybaşı (Adet) Öncesi Disfori Bozukluğu (Premenstrual Dysphoric Disorder)
  • Maddenin/İlacın Yol Açtığı Depresif Bozukluk (Substance/Medication-Induced Depressive Disorder)
  • Başka Bir Tıbbi Duruma Bağlı Depresif Bozukluk (Depressive Disorder Due to Another Medical Condition)
  • Belirlenmemiş Depresif Bozukluk (Unspecified Depressive Disorder)
Uzman desteği almanın gerekli olduğunu gösteren sinyaller nelerdir?

  1. Hemen her gün ve günün büyük bir kısmında gözlenen çökkün bir duygu yaşıyorsanız ve kendinizi mutsuz, ağlamaklı, kederli hissediyorsanız,
  2. Daha önce keyif alınan işler, hobiler ve alışkanlıklardan artık hoşlanmamaya başladınız ve her şeyi mecburen yapıyorsanız,
  3. Çaba göstermemenize karşın önemli derecede kilo verdiniz ya da kontrolsüzce kilo aldıysanız,
  4. Uykusuzluk, dinlenemeden uyanma, ya da aşırı uyku halindeyseniz,
  5. Vücudunuzda, hareketlerinizde aşırı yavaşlama, ya da tam tersine aşırı huzursuzluk varsa,
  6. Halsizlik, bitkinseniz, enerjinizi yitirdiyseniz,
  7. Hemen her gün kendinizi değersiz hissediyor, küçük görüyor, suçlu ya da günahkar hissediyorsanız,
  8. Konsantrasyon yeteneğinizde azalma yaşıyorsanız (konuşulanlara, okunan yazılara, izlenilen TV programlarına dikkatini verememe), unutkanlık ya da kararsızlık içindeyseniz,
  9. Sık sık ölümü düşlüyor ve intihar planları ya da girişimleri söz konusu ise,

depresyonda olabilirsiniz.

İlk iki maddeden en az biri mutlaka olmak koşulu ile belirtilerden en beşinin varlığı, en az iki hafta boyunca hemen her gün günün de büyük kısmında olması bizi depresyon tanısına götürür. Tanı ve ayırıcı tanının yapılabilmesi için mutlaka bir psikiyatri uzmanına başvurunuz.

Depresyonda mıyım? Ne zaman doktora başvurmalıyım?

Geçici günlük duygusal değişimler depresyon anlamına gelmez. Böyle durumlarda size eskiden iyi gelen etkinlikler ve sosyal destek yeterli gelmiyorsa bir uzman görüşü ve yönlendirme almakta yarar vardır.

Çok acı çekiyor, hayatın yaşamaya değer olmadığını düşünüyorsanız, ölümü bir kurtuluş seçeneği olarak görüyorsanız, hayatınızda ‘eksik’ bir şey olmadığı söylenmesine rağmen sürekli eksik, yalnız ve değersiz hissediyorsanız, tüm bunların bir nedeni olması gerektiğini düşünüyor ama bulamıyorsanız yardım almalısınız.

Adet öncesi gerginlik mi depresyon mu?

Kadınlarda adet öncesi dönemde yaşanılan gerginlikler, ruhsal ve bedensel değişimler oldukça sık ve ısdırap vericidir. Aybaşı (Adet) Öncesi Disfori Bozukluğu (Premenstrual Dysphoric Disorder) DSM-5’te Depresif Bozukluk sınıfına dahil edilmiştir. Hem kişiye hem de yakınındaki kişiye sıkıntı verebilen bu belirtilerin; “Kapris, naz, zayıflık, iradesizlik, şımarıklık ya da bahane” olarak görülme ve etiketlenme riski yüksektir. Oysaki bu da tıpkı idrar yolu enfeksiyonu gibi tedavi gerektiren bir durumdur. Mutlaka bir uzmana başvurunuz. Pek çok yöntem, beslenme ve yaşam biçimi değişiklikleri, vitamin-mineral takviyeleri, psikoterapi ya da ilaçlarla belirtiler kontrol altına alınabilmektedir.

Hangi durumlar depresyonu taklit eder ya da ona neden olur?

Demir, B12, Folik Asit, D vitamini ve mineral eksiklikleri, tiroid hastalıkları, diyabet, çölyak, bazı kanser türleri, tümörler, böbrek üstü bezi hastalıkları, enfeksiyonlar, hormonal dengesizlikler ve dahası ya da bunların tedavilerinin etkileri depresyonu taklit edebilir ya da depresyonu ortaya çıkarabilir. Gideceğiniz hekim ayırıcı tanı sırasında bedensel işlevlerinizi de kontrol edecek, gerekli tetkikleri isteyecek varsa başka bir hastalığınız erken teşhis ve tedavisine de olanak sağlayacaktır.

Depresyon yaşlılık döneminde nasıl görülür?

Yaşlılarda bedensel ve bilişsel belirtiler duygulanım belirtilerine göre daha fazla izlenir. Üzgünlük belirtileri görülmeyebilir, duygusal ifadelerde azalma daha sık izlenir. Apati, yorgunluk ve uyku sorunları sık olarak ifade edilirken çökkünlük pek ifade edilmez. Somatik (bedensel) belirtilerin yaşlılarda tıbbi durumlara bağlı olma olasılığını da unutmamak gerekir. Depresyon belirtilerini yaşlılarda bunama ile karışabileceği hatırlanmalıdır. ‘Pseudodemans’ dediğimiz depresyon tablosu atlanarak yanlışlıkla demans olarak tanınıp hatalı tedavi edilen olgular görmekteyiz. Ayrıca demans tanısına depresyon eşlik edebilir bu da gözden kaçmamalıdır. Psikiyatri doktoru mutlaka bu hastaları konsülte etmelidir.

Depresyon çocukluk çağında nasıl görülür?

Çocukluk döneminde de depresyon görülebilir. Tedavi edilmemesi halinde uzayabilir ve erişkinlikte de sürebilir. Çocuklarda depresyon belirtileri erişkinliktekinden biraz daha farklıdır. Okul reddi, sık sık hastalanma (hastalık uydurma ya da bahane gibi algılanabilir), ebeveynlerini kaybetme kaygısı, okul sorunları, huzursuzluk, saldırganlık, az ya da çok uyuma, öfke nöbetleri, alt ıslatma, pika, yeme bozuklukları, okul başarısında düşüklükler, madde kullanımı, suça eğilim, kendine zarar verme biçimlerinde kendini gösterebilir. Bu belirtiler görülmekteyse mutlaka bir çocuk psikiyatristinden görüş alınmalıdır.

Depresyon neden kadınlarda daha sıktır? Seyri nasıldır?

Adet öncesi dönemler, gebelik ve lohusalık dönemleri, çocukluk çağı her türlü şiddet, istismar ve ihmal öyküsü, yoksulluk, aile içi şiddet ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği pek çok kadını depresyon açısından risk altında bırakmaktadır. Doğum yapmış altı kadından biri depresyon yaşamaktadır. Doğum sonrası depresyon belirtileri arasında mutsuzluk hissi, sebepsiz yere ağlama, bebekle bağ kuramama, bebeği sevmiyor, istemiyor gibi hissetme, bakım vermekle ve yetersizlikle ilgili kaygılar, kendisine ya da bebeğe zarar vermekle ilgili endişeler bulunabilir. Doğum sonrası depresyon uzman yardımıyla tedavi edilebilir. Konuşma terapileri ve ilaçlar yardımcı olabilir. Emzirme döneminde bazı ilaçlar güvenle alınabilir. Tedavi edilmediği takdirde, doğum sonrası depresyon aylarca hatta yıllarca sürebilir. Bu durum hem annenin sağlığını hem de bebeğin gelişimini etkileyebilir. Bu kişilerin belirtilerde kötüleşme olmasını beklemeksizin yardım almalarında fayda vardır. Erken müdahale her zaman hayat kurtarıcıdır.

Depresyon tedavi edilmezse ne olur?

Depresyon yineleyici bir hastalıktır. Yeterince tedavi edilmemiş, koruyucu tedavi ya da psikoterapi görmemiş kişilerde birinci depresyondan sonra ikincinin görülme olasılığı %50, ikinciden sonra üçüncünün olasılığı %70, üçüncüden sonra yineleme olasılığı ise %90’lara çıkmaktadır. Mevcut tedaviye rağmen kalıntı belirtilerin varlığı, %50’den fazla düzelme olmaması, tedavi sonlandırıldığında belirtilerin tekrarlaması, anksiyete (kaygı) ve alkol madde kullanımı gibi durumlarda mutlaka hekiminize başvurmalısınız.

Depresyonda sosyal destek ve ilişkilerin önemi

Depresyon geçiren kişilerin yakınları, arkadaşları, öğretmenleri ya da meslektaşları gibi güvenebilecekleri insanlarla konuşarak yardım almaları gerekiyor. Çevresel nedenlerin belirgin olduğu durumlarda stres etkenlerini azaltacak ya da kontrol edecek önlemler depresyonun yinelemesini azaltabilir. Örneğin aile içi iletişim sorunlarının belirgin olduğu durumlarda bireysel psikoterapilerin yanı sıra aile ve ilişki terapileri de oldukça yararlıdır.

Depresyonda acil durumlar nelerdir?

 Kendine ve çevreye zarar verme eğilimi olanlar, gıda reddi olanlar, ayaktan tedaviyi sürdürme güçlükleri olanlar, psikotik özellik gösterenler ve ciddi intihar girişimi olanların tedaviye kendilerinin başvurmaları beklenmemeli, bir psikiyatri uzmana götürülmeleri, gerekirse yatarak tetkik ve tedavisi sağlanmalıdır.

Uzm. Dr. Arzu Erkan Yüce

Psikiyatrist-Psikoterapist

Bilişsel Davranışçı Psikoterapi Eğitmeni

Dr. Öğretim Görevlisi

İstanbul Kültür Üniversitesi

Kaynaklar ve Okuma Önerileri