Köşe Kapmaca?

Tanrı ölüm acısını ilkin dağlara vermiş. O görkemli dağlar bu acıya dayanamamış öyle ki; bağırları orta yerinden yarılmış, koca koca kayalar, bölük bölük taşlar olup da dört bir yana saçılmış; erim erim erimiş, un ufak toprak olmuşlar.

Tanrı “Demek dağlar dayanamayacak, o zaman ölüm acısını denizlere vereyim” demiş. O engin denizler bu acıya dayanamamış öyle ki; bağırlarından taşan acıyla bölük bölük nehirler, dereler, çaylar, oluk oluk yağmurlar olup da dört bir yana dağılmış; tek bir damla kalmayana değin kurumuşlar.

Tanrı “Demek denizler de dayanamayacak, o zaman ölüm acısını rüzgârlara vereyim” demiş. Rüzgârlar bu acıya dayanamamış öyle ki; dört bir yanda fırtınalar kopmuş, yer gök birbirine girmiş de göz gözü görmemiş; en nihayet soluğu kesilmiş rüzgârların, tükenmişler.

Tanrı “Demek rüzgârlar da dayanamadı, o zaman ölüm acısını bir de insana vereyim” demiş; nice doğumlara tanıklık etmiş, nice cana el vermiş, kendi halinde bir ihtiyarın canını alıvermiş. İlk kez bu acıyla karşılaşan insanların bağrı öyle bir yanmış öyle bir yanmış ki; feryatları dağı, taşı, yeri göğü inletmiş; denizi, rüzgârı birbirine katmış. Aklını kaçıracak gibi olmuş insancık. Kadın erkek, çoluk çocuk dizlerini dövmüş, üstlerini başlarını yırtmış, saçını başını hep yolmuş; hapaz hapaz saç, oluk oluk gözyaşı dolmuş da her birinin kucağı, hiçbir şey öleni geri getirmeye yetmemiş. Ne yapacaklarını ne edeceklerini bilememişler, boylu boyunca uzatmışlar cansız bedeni. Etrafında kâh çırpına, kâh ağıtlar yaka, kâh okşaya okşaya dönenip durmuşlar. Gün dönmüş. İnsanların gözyaşı da, takati de tükenmiş, yorgun bakışları ölünün bedenine sabitlenmiş; ölüm sessizliği denilen şey hâsıl olmuş. İşte o anda, tam da ölünün karnının orta yerine bir kurbağa zıplamasın mı? Ölüm sessizliğini, göbek çatlatan bir kahkaha yırtıvermiş; sonra bir kahkaha, bir kahkaha daha… Öyle bir gülmek tutmuş ki en küçüğünden en büyüğüne herkesi; her şey kötü bir şaka olsa, giden geri gelse o kadar olur! “Haaa” demiş, tanrı, “demek ölüm acısını insana verecekmişim, bir tek o dayanabiliyor!”

Ölüm acıdır. Yaşamsa; anlaşmazlıklar, haksızlıklar, adaletsizlikler, zulümler ve türlü çeşit zorluklarıyla ölümden pek de geri kalmaz. Tüm bu örselenmelere bir nebze teselli olacak, biraz soluklanma ve yola devam edebilme gücü verecek olan gülüşmeler de olmasa; erim erim eriyen dağlar, tek damla kalmayana değin kuruyan denizler ve soluğu kesilen rüzgârlardan nice olurdu halimiz.

Gülebilmek yaşamsal bir yetidir. Doğarkenki ve derdimize derman ararkenki ağlamalarımızı saymazsak; göz göze geldiğimizde en taş kalplilerin bile yüzünde güller açtıran, yüzümüzün orta yerine yerleşmiş gülümsemelerimiz mührünü vurur bebekliğimize. Doyduğumuzu, doyum aldığımızı, hoşnutluğumuzu, mutluluğumuzu gülümseyerek gösterir; karşımızdakini hoşumuza giden eylemleri, ilgi, sevgi, şefkat, bakım, güler yüz, temas, oyun gibi ihtiyaçlarımızı gerçekleştirmeye koşullarız. Kıkır kıkır güldükçe ilgiler üzerimizde toplanır. Erişkin hayatta da güler yüzlü olmak benzer etkileri sağlayabilir. Bebeklikten çocukluğa geçtiğimizde sadece hoşumuza gidenlere değil, tuhaf gelen her şeye; sakarlıklara, beceriksizliklere, saçmalıklara, hatalara, kusurlara, tersliklere, tehlikeye, bilinmeyene, anlaşılamayana, korkulara, ayıplara, yasaklara gülmeler; dalga geçmeler ve şakalar başlar. Anlaşılmaz olanı anlamaya didinmemiz, anlam verilemeyeni mizahı kullanarak sindirmeye çalışmamız, o yaşlarda başlar. Çocukken; damarlarımızda dolaşan neşe ve coşkuyla gülme arzusu sınır tanımaz. Hele bir grup çocuk bir aradaysak değmeyin keyfimize, kahkahalarımız arşa çıkar. Derken otoritenin, hele de kendi çocukluklarında örselenerek gülme yetilerini toprağa vermiş olanların, ciddiyete davet eden ölüm fermanları başlar; bu çocuksu neşe, coşku ve yaşama sevinci, ölümle yaşam boyu köşe kapmaca oynar. Neye gülünüp neye gülünmeyeceğini, nerede gülünüp nerede gülünmeyeceğini, kime gülünüp kime gülünmeyeceğini metazori öğrenmeye başlarız.

-Bunun nesi komik, söyler misin?

-Nesi komik değil, sen söyler misin!!?

Hiç aklımda yokken, “Evinli, evinsiz her şeye gülünmez” cümlesi çocukluğumdan kanatlandı, geldi, tam da bu satıra kondu. Deyimi öyle kanıksamışım ki, daha önce bu kelimelerin anlamını araştırma gereksinimi duymamıştım. Evinli; “Özlü, içi, dolgun tohum”, evinsiz; “içi boş, kof” demekmiş!

Mizahın, içinin dolu ya da boş olmasından çok daha farklı işlevleri vardır. Gülmeye, mizaha, şakalaşmaya, eğlenmeye her daim ihtiyaç duyarız. Freud ruhsal açıdan sağlıklı olmanın üç ölçütünü; “çalışabilmek, sevebilmek ve gülebilmek” olarak belirtir: “Şakalar, bastırma düzeneğini ortadan kaldırarak, ketlenenen enerjileri serbestleştirir” der. Gülmek, güldürmek, dalga geçmek; insana ağır gelen hallerde artan gerilimin boşalma araçlarıdır.

Gülmek, şaka yapabilmek ve şakayı anlayabilmek, yüksek sıra zihinsel işlevlerle ilişkilidir. Empati kuramadığımız durumları, sezgisel olarak kavrayamadıklarımızı; saçma ya da anlamsız buluruz. Şakalar ve espriler sayesinde anlamsız gelen konu ve durumlar, anlamlı ve haz verici hale gelirler. Bu sayede duyumsanabilenler anlaşılabilir; düşünceye ve dile getirilebilirler. Şaka ve espri yapabilmek için, başkalarının gözünden bakabilmek ve hayal gücünün yanı sıra; farklı, yaratıcı ve şaşırtıcı bir bakış açısına sahip olmak, akla gelmeyeni akıl edebilmek, kimin neye gülebileceğini tahmin edebilmek gerekir. Bir şaka yapıldığında, hazırlıksız yakalandığımız, ani bir bakış açısı değişikliği yaşarız; bu, sinir sistemimiz üzerinde boşaltıcı bir etki yaratır ve gülmeye başlarız. Gülmeye başladığımızda savunma duvarlarımız yıkılır, içimizdeki çocuk hesapsızca kıkırdamaya başlar.

Esprilerin yatıştırıcı, birleştirici yönü vardır; iletişimi sağlar, kabul etmeyi ve kabul edilmeyi kolaylaştırır, kişiler arası ilişkileri güçlendirirler. Gülmek bulaşıcıdır. İnsanlar bir aradayken daha çok gülerler. Birlikte gülebilen, aynı espri anlayışını paylaşan insanlar arasında çok hızlı gelişen bir yakınlaşma, doğal bir bağ, bir aidiyet hissi oluşur. Şakalaşmalar ilişkilerdeki çatışmaları ve gerginliği azaltarak birbirine uyumlanmayı artırır. Espriler, doğrudan ifadesi uygun olmayan düşüncelerin, en az rahatsız edici biçimde ifade edilmesine aracılık ederler. En zor konuları bile, mizahla daha sevimli hale getirerek dile getirmek mümkündür.

Olaylar ve durumların eğlenceli yönünü görebilme becerisi olan mizahi bakış açısı; kimi zaman yıkıcı, kimi zaman da yapıcı bir baş etme aracıdır. Şakaların anlamı ve insanların şaka yapma motivasyonları hayli değişkendir. Şaka, eğlenmenin yanı sıra, bazen saklanmak, bazen sakınmak, bazen avunmak, bazen saldırmak, bazense savunmak içindir. Kaygı ya da üzüntü yaratan, engelleyici, öfkelendirici, moral bozucu durumlarla; içten içe de olsa alay edebilmek, dalga geçmek, bu durumların yarattığı bozguna uğrama hissini hafifletebilir. Gülüp geçmek, şakaya vurmak, yaşananların ardından sil baştan başlamaya kapı aralar. Mizah sayesinde, bastırdığımız duygular, incinmeler, kızgınlıklar, komik duruma düşmeler daha kolay işlenirler. Kendi zayıf yönlerimizle, büyüklenmeci gereksinimlerimizle alay ederek, tehdit olarak algıladığımız durumları karikatürleştirerek, olayların ciddiyetini hafife alarak; gerginlikleri azaltabilir, kendimizi rahatlatabiliriz. Şakalarda yer değiştirme yanılsaması olur: “Başına bunlar gelen ben değilim, o halde tüm bunlara rahatça gülebilirim” dercesine güleriz. Eksikliklerimize katlanabilme, bunları olağan görebilme kapasitesi; engellenmelere ve yaşama daha kolay uyum sağlayabilmeyi, yeni bilgilere açık olmayı, yaratıcılığı ve esnekliği beraberinde getirir. Yaşamla, kendimizle, küçük düşmelerle, olayların, durumların ve kişilerin olumsuz yanları ile makul ölçülerde dalga geçebildiğimizde yaşam daha kolaydır.

Mizah; “şaka, şaka yapma, eğlenme” anlamlarına gelse de komikliğe indirgenemeyecek kadar karmaşık bir kavramdır. Komik olan her şey mizah olmadığı gibi, mizahi olan her şey de komik değildir. Sosyal medyada örneklerine sıklıkla rastladığımız, saldırganca, düşmanlıkla yapılan; “ofansif mizah” olarak da geçen şaka (!) hayli can yakıcı ve örseleyici olabilir. Aslında başkalarıyla dalga geçerek kendi eksikliklerimizi ve güçsüzlüklerimizi bir an için aşmaya, kendimizi yeniden tümgüçlü hissetmeye çalışırız. “Bir başkasına gülmek”; kızgınlık, aşağılanmışlık ya da değersizlik gibi istenmeyen duygularla yer değiştirerek, kısmi bir telafi sağlar. Kendisine gülünen kişi bozulmuş, aşağılanmış, değerlerine saldırılmış hissedebilir. “Latife”deki hoşluk, zarafet ve dostane tutum; “nükte”deki komiklik ve espri, “espri”deki ruh, parlak zekâ ve hüner, “şakacılık”taki eğlence, “takılma”daki muziplik başka; “alay etmek”, “dalga geçmek”, “başkasıyla eğlenmek” bambaşka tonlardadır. Şakalaşmak daha işteş bir eylem, daha barışçıl bir paylaşımken; birine şaka yapmak, alay etmek, dalga geçmek,; değişen oranlarda saldırganlık ve yıkıcılık içerir ve kimi zaman bu kişinin kendi ruh sağlığını koruması için gereklidir.

Mizah ve mizahi eserler; geçmişten günümüze, otoritenin baskısına karşı şiddetsiz ve çok etkili bir direniş, bir başkaldırı yöntemi olarak karşımıza çıkar. Şakalar; asimetrik ilişkilerin getirdiği anlaşılmama, haksızlık ve saçmalıkları, bastırılan ve biriken öfkeyi sembolize eder ve öfkenin şakalar yoluyla yüceltilerek boşalmasını sağlar. Durumu değiştirmeyecek olsa bile, can sıkıcı durumlarla alay etmenin, “şaka yollu da olsa” söyleyebilmenin, bu durumlara gülmenin, güldürmenin getirdiği doyum epeyce sağaltıcı olur. Böylelikle örselenmeler onarılır; özgürlük, özgüven ve özsaygı gereksinimlerimiz karşılanır. Mizah; yasakların getirdiği suçluluk, utanç, öfke, hayal kırıklığı gibi duyguları yalıtır. Benliğin bütünlüğünü, dengesini ve işlevlerini korur.

Mizah aracılığıyla zorbalığı ters yüz ederek gülünesi bir hale bürümek, baskı altıyken bizlere mücadele enerjisi ve adım atma cesareti verir. Bu direniş biçimi güldürür, eğlendirir, motive eder, birleştirir, aidiyet duygumuzu güçlendirir; dayanışmayı güçlendirir ve yalnızlığı ortadan kaldırır. Buradaki mizah kahkahalara boğmasa da, sürükleyiciliğini zekâ ve yaratıcılıktan alır, dalga geçtiğimiz kişiye karşı korkumuzu ve öğrenilmiş çaresizliği hafifletir. Bu baskıcı iktidarların hiç de hoşuna giden bir durum değildir. Mizahi eserler; oyunlar, parodiler, gösteriler, güldürüler, gülmeceler ve günümüzde sosyal medya paylaşımları; kurdurdukları özdeşim ve sağladıkları katarsis aracılığıyla, hayal kırıklıklarını, çaresizlikleri, dağılmışlıkları onarmaya, bunların üstesinden gelmeye yardımcı olurlar. Böylelikle özsaygımızı korur, yaşadığımız durumun yarattığı olumsuz duygulanımı dışa aktarır, bizim için istenmeyen bir duruma gülerek, durumu eğlenceli bir hale getiririz. Mizahi eserler sadece bunlarla kalmaz; dile getirilmesi cesaret gerektiren doğruları, dolambaçlı yoldan söyletirken, mesajı en net ve etkili ileten araçlardandır. Krallara kimsenin söylemeye cesaret edemediği hakikati söyleyenler her daim öykü anlatıcıları ve soytarılar olmuştur.

Öyleyse “Evinli, evinsiz” doya doya gülmelere…

*Bu yazı Psikeart Dergisi Şaka sayısında yayımlanmıştır.