KARA BAYRAM

Herhangi bir soyut ya da somut kayba, hüsrana ya da değişikliğe verdiğimiz (veremediğimiz) tepkiler dizisidir yas tepkisi. Bu tepkiyi doğuran; bir yaş daha alma, sevindirici bir terfi, bekârlıktan evliliğe geçiş, keyfi bir taşınma da olabilir; zorunlu bir göç, eski kendiliğe veda, bir boşanma, hastalık, ölüm de olabilir. Yastayızdır, yaslıyızdır, yasımız vardır. Yas tutulur, içinden geçilir, çözümlenir, işlenir, bırakılır, dönüp dönüp yeniden yaşanır.

Kayıplarımız yaşamın bir nevi diyetidir. Daha anne rahminden çıkarken başlar yas süreci. Bebek, anne karnındaki konforlu ve tüm güçlü hayatına veda ederek, türlü eksiklikler, engeller ve güçlüklerle dolu yeni hayata doğmaktadır. “Hayata veda etti…” Ölen biri için öyle söylenmez mi? Öyleyse “Doğum hikâyemiz ölümle başlıyor” diyebiliriz. Bebek; doğmak, nefes almak, emmek, sağ kalmak ve yaşamayı öğrenmek, bunları yardımla da olsa kendisi yapmak zorundadır. Yas tutmayı da öyle… Gelişim basamaklarını tırmandıkça bir önceki aşamanın yasını tutarız. Memeyi bırakmanın hüznü ile bağımsızlaşmanın hazzı, yürümeye başlamanın hazzı ile artık sürekli kucakta taşınamayacak olmanın hüznü bir aradadır. Kayıplar kazançları, kazançlar kayıpları getirir.

Böyle baktığımızda; gelişimsel her örselenmenin gündelik yaşamımızı ve işlevselliğimizi olağanüstü biçimde etkilemeyen, çoğunlukla uzlaşma ile sonuçlanan yas süreçleri ile işlendiğini görürüz. Sigmund Freud bunu “Yas işi” olarak adlandırmıştır. Ancak bu örselenmeler; ciddi hastalıklar, ihmal, istismar, şiddet, savaş, zorunlu göç, ihanet, yakınların kaybı gibi, derin izler bırakacak nitelikte, zedeleyici kayıplardan kaynaklanıyor olabilir. Bu durumda gündelik yaşam, ilişkiler, yaşamın seyri, hatta gelecek nesillerin kaderini değiştiren bir yas sürecinden bahsedebiliriz.

Tanımlar ve rakamlar işin içine girdiğinde, kimin hangi kayıp karşısında nasıl ve ne kadar süre yas tutacağını belirleme cüreti gösterdiğimiz sanılmasın. İnsanlık tarihi kadar eski olan ölüm acısı ile baş etmeye çalışılırken yasın belli aşamaları ve döngüleri olduğu gözlemlenmiş; toplum tarafından bunlara uygun ritüeller, tamamlanmamış yas için de psikoterapistler tarafından da çeşitli terapi yöntemleri geliştirilmiştir. İnsanı anlamaya ve yardımcı olmaya çalışırken bu bilgiler çok yararlı olsa da; hiçbir yas bir diğerine benzemez. Yas özneldir, gözün iris tabakası kadar benzersizdir. Ölümle ilişkili yas tepkisinde gözlenen süreçlerin tamamının, kayıp algılanan diğer durumlarda da sergilendiği söylenebilir. O nedenle yas konusu genelde ölüm üzerinden anlatılır.

Ölüm yaşamın kaçınılmaz bir parçası olsa da yaşamımızı an’da kalarak ve geleceğe yatırım yaparak sürdürebilmemiz için, bu gerçeği çoğunlukla göz ardı etmemiz gerekir. Örneğin bir iş ya da aile kurarken, kredi çekerken, çocuk dünyaya getirmeye karar verdiğimizde ya da bir evcil hayvan aldığımızda ölümün çok da yakınımızda olacağını düşünmeyiz. Ölüm ötede bir yerdedir, daha uygun(!) bir zamanda gelecektir, daha yapılacak çok şey vardır ve sıra henüz bize gelmemiştir! Çok yakınımızda ve çok olası olarak algılasaydık ölümü, bu saydıklarımızın çoğunu yapmaya niyet de, cesaret de edemezdik… Ölüm her an aklımızda olsa yaşamın getirdiği sorumlulukları bu kadar ciddiye alır mıydık acaba? Ya da incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler için gönül kırar mıydık hiç?

Yaşam ölümün koca bir inkârıdır bir bakıma. Ne zaman tanıdığımız ya da değer verdiğimiz birini yitiririz, o zaman bu gerçeği ilk defa öğreniyor gibi şok oluruz. “Hayır, olamaz, bizi bırakıp gitmiş olamaz, o ölmedi”… Haberlerde duyar, basında okuruz: “Şiddete kurban gitti”, “Trafik canavarı aldı” “Aramızdan ayrıldı”, “Melek oldu”… Yumuşatarak, hafifleterek, yakıştırmayarak, yok sayarak. Ya da: “Ünlü oyuncu falanca hayatını kaybetti”…Hâlihazırda ölü olan biri için “öldü” diyememek, “hayatını kaybetti” diye bahsetmek. Ölen hala bir şey kaybedebilecekmiş, sanki biraz arasa bulacakmış kadar canlı; bir o kadar da ölü…

Şairin de dediği gibi ;”Her ölüm erken ölümdür”. Ancak görece “olağan” kayıplar bir miktar daha kolay kabullenilir. Hasta ve yaşlı bir ebeveynin bir süredir beklenen ölümü gibi kayıplarda yas işinin “olağan” koşullarda iki yıl içinde tamamlanması beklenir. Ani ölüm, “sırasız” genç ölüm, evlat kaybı; ihmal, aile içi şiddet, savaş ve terör kaynaklı insan eliyle travmalarda yas yıllarca, hatta ömür boyu işlenmeden kalabilir. Tutulamayan bireysel ya da kolektif bu yaslar kuşaklar boyu aktarılabilir.

Yas evlerindeki törel, dinsel ya da bireylere özgü ritüeller, cenazenin muhafazasından, cenaze törenlerine, ağıtçılar kiralanmasından yemek ikramlarına, yedisi, elliikisi, sene-i devriyesi gibi tarihlerde yapılan buluşmalardan, cenaze sahibinin hangi giysileri ne kadar süre giyeceğine kadar pek çok ritüel, kayıp yaşayan kimselerin yas işini kolaylamasına hizmet etmektedir.

Bir kayıp yaşadığımızda ilk refleksimiz neredeyse biyolojiktir. Kimi taş kesilir, kiminin dizlerinin bağı çözülür, kimi bayılır, kimi kendisini tokatlamaya üstünü başını paralamaya başlar. Bu şok evresinden sonra ilk dönem görülen inkâr, şoku yatıştırır.

İnkâr aşamasını bölme, sıkıntı, öfke, pazarlık ve keder izler. Tüm bunlar sırayla ya da bir arada olabilir. Örneğin bir eş cenaze töreninde bir yandan gözyaşları içinde baş sağlığı dileklerini kabul ederken diğer yandan “şu yorucu kalabalık” dağıldıktan sonra ölenle kısa bir tatile çıkmayı hayal edebilir. Ya da ölümden sonraki günlerde kültürümüzde “uğrama” da denilen, öleni canlı olarak görme, hatta ziyaretini bekleme durumları gözlenebilir. Bazen ölenin hayali görülür, sesi duyulur. Bu aşamalar tam bir sıra ile değil; inişli çıkışlı, iç içe geçmiş ve tekrarlayıcıdır. Düşlerde ölüm teması inkâr ve bölme ile yeniden yeniden işlenir; öleni hem ölmüş hem de ölmemiş görmek sıktır. İkircikli duygular gözlenebilir. Yoğun öfke duyarız. Ölene, öldürene, kendimize, kadere, her şeye. İsyan ve öfke… Hem hasret hem de geride bırakma arzusu bir aradadır. Giden hem geri dönsün istenir, hem de orada kalsın. Öfke gerçekleri kabul etmeye başladığımızı gösteren sağlıklı bir işarettir. Sonra bunu pazarlık aşaması izler; “”Cennette buluşacağız”dır, “Allah çok sevdiği için yanına almış”tır, “Neyse ki çok çekmemiş”tir… Kabullenişin ardından bir çökkünlük dönemi ve kaybın en derinden duyumsandığı derin keder dönemi gelir. Bu dağılma sürecini kabul, uzlaşma ve derlenme; yasın işlenerek tamamlanışı izler. Günlük yaşama olabildiğince geri dönülür. Acı gitgide hafifler. Yaşamın devamının esası belki de budur. Acıları işlemek, kısmen unutabilmek, tekrarlama olasılığını zamanla göz ardı edebilmek. Acılarımız kaldırabileceğimizin üzerinde ise yasın bir aşamasında saplanıp kalabiliriz. Yas işi işlenemez, güç bulana kadar ertelenir ya da başka sorunlarla komplike hale gelir. Bu ömür boyu sürebilir, kişinin ve gelecek nesillerin yaşamını felce uğratabilir.

Kayba tepkimiz kişilik özelliklerimiz, geçmişteki kayıp öykülerimiz, yitirme biçimi, yitime hazırlık, psikolojik güç, keder duyma kapasitesi, sosyokültürel nedenler, yitirdiklerimizle ilişkilerimiz gibi pek çok etmen tarafından belirlenir.

Biricik anneannem ölmeden yıllar önce bunamıştı. Tanısını ben koymuştum, tedavisini de büyük oranda ben yönetiyordum. Son dört beş yıldır bakıma muhtaç durumdaydı, annemi annesi sanıyordu. En son yutmayı da unutmuştu, midesinden tüple beslenme aşamasına gelmişti ve yatağa bağımlı idi. Ölüme defalarca yaklaşmıştı. Zamanla kendimi ve çevredekileri hazırlamış, annemi hazırlayamamıştım. Ölmesini, artık daha fazla acı çekmemesini gönülden dilediğimi saklamayacağım. Bir yandan da hastanelere yatırıyor, en yeni tedavileri araştırıyor, havalı yataklar alıyor, yatak yaraları için ilaçlar getirtiyordum. Ölüm haberini aldığımda 6 aylık hamile idim. İlk düşündüğüm üzülüp kötü etkilenirsem bebeğime bir zarar gelmesi idi. Cenazesi için memlekete gittik. Yol boyu derin hüzün hissetsem de onun daha fazla eziyet çekmeyeceği için sevindiğim, kendisine iyi bakmadığı ya da annemi çok yıprattığı için kızdığım anlar gibi ikircikli duygularım oluyordu. Hem yaşlı, hem beklenen ölüm, hem hazırlanmak için yeterli zamanımın olması hem de belki hekim olup daha önce ölümle yüzleşmem, o soğukkanlı halimi açıklıyordu. Yine de “Yapılabilecek bir şeyler var mıydı? Acaba başka ilaçlarla tedavisi mümkün olur muydu? Bir psikiyatr olarak daha erken tanı koysaydım, bunamayı yavaşlatabilir miydik?” gibi soruları kendime sorarken, “Birkaç ay bekleseydi bebeğimi de görürdü” diye pazarlık ederken buldum. Annemin üzüntüsüne, anneannemin ölümünden daha fazla üzüldüğümü anımsıyorum. Her kayıp başka kayıpları canlandırır. Annemin yas süreci benimkinden çok farklı ve dramatikti. Üzerinden onca zaman geçti. Hala ara ara rüyamda anneannemin sağlıklı günlerindeki halini, aniden öldüğünü ve kalp masajı yaparak onu hayata döndürdüğümü görürüm. Bu yakınlarda gördüğüm rüyada büyükbabam da hayata dönmüştü. O kocamış halleri ile çok sağlıklılardı, anneannemle evlendiler ve bir bebek dünyaya getirip, kucağıma verdiler. Her ne kadar gidişlerini olabildiğince kabullensem ve yaşamım kesintisiz devam etse de onları diriltmeye, yaşatmaya çalışan, bölmeler yapan zihnim hem özlem gideriyor hem de hala bir bakıma yas işi ile meşgul görünüyor.

Yaşadığımız birçok sıkıntının bizim ya da ailemizin, ait olduğumuz topluluğun tamamlanmamış yası ile ilişkili olma olasılığını yüksektir. Yas tutamazsak geçmişin tutsağı oluruz. Yaşamımıza gölge düşer, enerjimiz çekilir bağ kurma yetimiz zedelenir. İyileşmemizi sağlayan esneklik ve yaratıcılık harekete geçemez. Kaybedilen kişi ile bitmemiş meseleler var ise, görülmemiş hesaplar var demektir. Yasın ve kederin kendisi ölenle kalan arasında bir bağ kurma işlevi görebilir. Bu tür durumlar psikoterapinin oldukça yararlı olduğu durumlardır.

Kişiler psikiyatri ya da psikoterapiye yasın en sık eşlikçilerinden olan keder ve öfke duyguları, duygusuzluk, kaygı ya da korkular ile başvurur. Ruhsal, bedensel sağlığın kaybı, ilişki sorunları, boşanma, ihanete uğramak, şiddet, istismar, zorbalık, gebe kalamama, düşük yapmak, kürtaj, yakınların kaybı eksenli pek çok durumu yas süreci kapsamında değerlendirebiliriz.

Bizlere başvuran pek çok kişinin en az bir yas’tan mustarip olduğunu söylemek mümkün. Ruhsal sorunlar kimi zaman taze bir yasın aktif etkileri ile karşımıza çıkarken, kimi zaman da uzamış, kökleri çocukluğa kadar uzanan eski yasların omuzlarında yükselir. Hele de yas yasa eklenince bireysel çabalarla o yası tamamlamak, iç dünya ile dış gerçeklik arasındaki uzlaşmayı sağlamak ve uyumlanmak oldukça güçtür. Yüzeydeki pek çok sorunun derininde tamamlanmamış, çözümlenmemiş, uzamış, komplike olmuş yas olgularıyla sıklıkla karşılaşmaktayız.

Kişiyi yakınlarının zoruyla da olsa psikoterapiye getiren; kollarında can veren sevgilisinin mezarında yatıp kalkması, onun giysileri ile dolaşması, onun kullandığı bütün eşyaları evine doldurup tüm gün onlarla konuşması, çevresi ile tüm iletişimini kesmesi, aşırı alkol kullanımı ve intihar düşüncelerinin varlığı gibi oldukça endişe uyandırıcı bir tablo olabilir.

Ya da oğlu öz babasının silahı ile kendisini vurarak öldürmüş bir anne, tek damla gözyaşı dökmeden inkâr içinde hayatına devam ettiği için, kendisinin hiçbir yakınması olmadığı halde(!) ailesi endişelendiği için getirilebilir.

Çift terapisinde eşlerden birinin, iki yaşındayken annesini kaybeden ve yasını işleyemeyen bir oğlan çocuk olduğunu, büyüdüğünde annesi kadar güzel kadınlarla olma arzusunun esiri olduğunu, ilişkilerde partnerlerini birdenbire terk ettiğini, kendi oğlu iki yaşına girdiğinde evden ayrılmaya kalktığını, görmek mümkün.

Birkaç yıl öncesine kadar ailesine bağlı ve mazbut bir yaşam sürerken babasını kaybettikten bir süre sonra, eve uğramamaya, evlilik dışı ilişkiler yaşamaya, çocuklarıyla iletişimi kesmeye, gece eğlenceleri ve “hayatını yaşama” peşine düşen bir erkeğin bu radikal değişiminin altında babası ile olan sağlıksız özdeşimi ve çocukluğa uzanan yas öyküsünü görebiliriz.

İlişkilerde güvensizlik ve ilişkilerinin basmakalıp bir biçimde aldatılma ile sonlanması yakınması ile başvuran bir danışanın çocukluk çağına gittiğimizde bakıverenler tarafından defalarca terk edilme durumu yaşantıladığını görebiliriz. Terapinin ilerleyen seanslarında aynı kişinin on yıl önce ölen annesinin “varlığı” ile hala aynı evde yaşadığını, karanlıkta uyuyamadığını, bunu herkesten gizlediğini, öldükten sonra annesinin mezarına bile gitmediğini öğrenebilir, yas işlendikten sonra annesinin hayaletinin bir daha görülmediğini, karanlıkta uyuyabildiğini duyabiliriz. Evinde annesinin hayaleti ile yaşadığını söyleyen bu kişinin belirtilerini yas konusunda deneyimli olmayan bir terapist kolaylıkla psikotik bulgu olarak yorumlayabilir. Evet, bu bir varsanıdır ancak tedavisi antipsikotikle değil psikoterapi ile mümkündür.

Pratik olarak kayıplarımızı her gün hatırlamaz, tekrarlamaz ve düşüncelerimize şiddetli duygusal yanıtlar vermezsek yas işini tamamlamışızdır. Enerjimiz geri gelir ve tutsaklıktan kurtulmuş oluruz. Daha derin bir kavrayış ve olgunluğa erişir, kaybettiklerimizle iyileştirici ve zenginleştirici özdeşimler kurarız. Kültür ve toplum yas işini kolaylaştırmakta ustadır. Dayanışma çemberi içerisinde bireyler kayba gitgide uyum sağlar. Yası sanatsal yaratıcılıkla telafi etmek, teselli bulmak, avunmak, ürettikleri ya da yası yaşama biçimi ile başkalarına ilham olabilmek mümkündür.

Yine de özel günlerde, yıldönümlerinde yas küllenir. Kalabalık gruplarca kutlanan özel günler ve bayramlar yas tutmanın dönüm noktasıdır. Ölümü onaylarlar. Her bayram, bu gerçek içselleştirilir.

Geçtiğimiz bayram ziyaretimizde kayınvalidemin bir telefon konuşması dikkatimi çekti. Yakın akrabaları ile konuşuyordu. Annelerini kaybetmişlerdi. Evdeki herkesle tek tek konuştu: “Kara bayram”ınız kutlu olsun dedi”. İlk önce yanlış anladım sandım, fakat tekrarlayınca emin oldum. İlk kez duyuyordum “Kara bayram” lafını. Meğer bir yakınını kaybettikten sonra onsuz kutlanan(!) ilk bayramın adı “Kara bayram”mış. Gün “kara”dır ama hem de “bayram” dır…

Arzu Erkan Yüce

Bu yazı Psikeart Dergisi Yas Sayısı’nda yayımlanmıştır.