Kadınlık mı? Erkeklik mi?

Günümüzdeki “erkekliğin kitabı” da, “kadınlığın kitabı” da, eril zihniyet tarafından kaleme alınmıştır. Her iki cinsiyetin de, nasıl görüneceğinden ne hissedeceğine, kiminle evleneceğinden kaç çocuk yapacağına, cinsel yöneliminden hangi mesleği seçeceğine kadar, her alanda dayatmalar ve ağır yaptırımlarda bulunur eril sistem.

“Kadınlık” denildiğinde zihinlerde, ya baştan çıkarıcı ve buram buram cinsellik kokan bir imge, ya da “annelik” çağrışıyor. Eril sistem kadına “dayanıklı ve itaatkâr” kadınlık rolünü dayatırken toplum, erkeğe de “tümgüçlü ve zorba” erkeklik rolünü dayatıyor. İnsan ruhunun; sevilme, sayılma, anlaşılma, onaylanma, dayanışma, güvende hissetme, bağlanma, keyif alma, özerklik, karşılıklı doyum gibi temel gereksinimlerini hiçe sayan, insani değerlerle bağdaşmayan bu rol kalıpları; hem kadın, hem erkek, hem de toplumun vicdan ve ruh sağlığını harap ediyor.

Geçmişten bugüne, diri diri yakılmaktan, akıl hastanelerinde çürümekten sağ kurtulan kadınların ve –sayıları az da olsa- erkeklerin, eşitlik için savaşımları sayesinde çok yol kât edildi. Ne ki, eşitsizlik hala sürmekte, toplumsal şiddet hala ilk önce kadın ve çocukları hedef almaktadır.

Kadının söz sahibi olması; iş ve akademik yaşamda, siyaset ve ülke yönetiminde yer alması gibi son derece önemli kazanımlar, toplumsal cinsiyet rolleri tarafından hızla aşındırılarak; yeni eşitsizlikler, yeni kadınlık ve erkeklik sorunlarını karşımıza getirmiştir.

Kadınlığın, “Potansiyel eş ve anne”, “Evinin kadını, çocuklarının anası olmak” görevlerine(!); her daim başarılı, bakımlı, entelektüel, sosyal, güler yüzlü ve üretken olmak gibi yeni görevler eklenmiştir. Tüm gün çalışan bir kadının yardım almaksızın evde her işe yetişmesi, bakıcı olmaksızın tam donanımlı çocuklar yetiştirmesi, “bir yandan göze diğer yandan gönüllere hitap etmesi” beklenmektedir. Toplumun gözündeki “Hiç” noktasından çıkıp, “Hepsi” olmaya çalışırken kadın; hem kendi ile hem de ötekilerle yarışmak zorunda bırakılmakta, ruhsal ve bedensel olarak tüketilmektedir. Yarış dışı kalan kadını, şiddetin her türlüsü; toplumsal dışlanma, aldatılma, terk edilme, taciz, mobbing ya da işsizlik beklemektedir.

Eril düzende kendisine dayatılan erkeklik rolünü reddeden erkek de, toplum tarafından “erkekliği” sorgulanarak yıpratılmakta, değersizleştirilerek başka türden bir şiddete maruz bırakılmaktadır. Bu düzen içerisinde kadının da erkeğin de; ne ilişkilerden, ne de yaşamdan keyif ve doyum alması mümkün görünmemektedir.

“Eril tahakküm”; erkeğin kadına uyguladığı tahakküm ve şiddeti işaret etse de, aslında tüm bireyleri hedef almaktadır. Her ne kadar tüm dünyada hâkim olan tablo; erkeğin başta kadın ve çocuk olmak üzere tüm canlılara uyguladığı şiddet olsa da, şiddet davranışının kadınlar ve çocuklar aracılığıyla da nesilden nesile aktarıldığını biliyoruz.

Şimdilerde “Erkek şiddeti” tanımının, sorunu tanımlamakta yetersiz kaldığı tartışılmaktadır. Şiddet mağduru ya da karşıtı erkekler bunu, kendilerini de hedef gösteren, aşırı genelleyici bir tanım olarak görüyorlar. Dahası oluşan kutuplaşmalar, şiddete karşı mücadelede kadın ve erkek işbirliğini ve güçlenmeyi engelliyor. Buradan hareketle, şiddet davranışının kökenindeki cinsiyet eşitsizliği ve eril sistemin rolünü yok saymayan, ama erkeği de yaftalamayan “Toplumsal şiddet” kavramını kullanmak daha yerinde olacaktır.

Yaşamda ve ilişkilerde anlam, doyum ve huzur; öncelikle temel insani ve ruhsal gereksinimlerimizi fark etmek ve bunlara uygun davranmak, toplum tarafından bizlere dayatılan kadınlık ve erkeklik rollerini reddetmek; eril sisteme, cinsiyet eşitsizliğine ve toplumsal şiddete karşı sergileyeceğimiz ortak mücadele ile mümkün olacaktır.