Son birkaç gündür bir oyuncunun, kız arkadaşına uyguladığı söylenen şiddeti konuşuyoruz. Gazete okuyan, TV izleyen ya da sosyal medya hesabı olan birinin, şiddete maruz kalan kadının fotoğraflarını görmemiş olması imkânsız gibi. O kan oturmuş, mosmor gözü gören herhangi bir yetişkin bundan nasıl etkileniyor?

Şiddetle ilgili bir görüntü paylaşımında birçok insan duyarlılığa davet etme niyeti taşıyor. Bu sayede duyarsız kalan bir harekete geçebiliyor ya da olaya inanmayanlar ikna olabiliyor. Bu işin iyi tarafı.

Kötü tarafı ne?

Bu dediğim, çok az insan için geçerli bir durum. İnanmayacak, ikna olmayacak, şiddetin uygulanması için haklı bir gerekçe bulacak olan biri, bu görüntüleri gördükten sonra da duyarsız kalmaya ya da maruz kalanı suçlamaya devam ediyor. Dolayısıyla bu görüntülerin sanıldığı gibi bir katkısı yok. Üstelik görüntüleri görenler için, benzer şiddetdeneyimleri olanların kişilerin kendisi ya da yakınları için tetikleyici ve travmatize edici olabilir. Dijital ortamda paylaşılan hiçbir şey silinmiyor. Kişiler, olayı yaşadıklarında hak arayışlarında bu görüntülerin kısmen katkısını görüyor olsalar da olayın üzerinden yıllar geçtikten sonra hala bu görüntülerle anılmak ve ön plana çıkmak istemeyebilirler. İşin bir başka boyutu da şu: Psikolojik şiddet, ekonomik şiddet, fiziksel şiddet, cinsel şiddet… Hepsi şiddet ama ortada fiziksel şiddet, cinsel saldırı, daha dramatik tablolar varsa, insanlar konuya işte o zaman dikkat kesiliyor, psikolojik şiddet görmezden geliniyor.

Şiddet biçimleri arasında bir hiyerarşi var yani?

Var ama olmamalı. Haberciler ve sade vatandaşlar olarak şiddet görenin yanında olmamız için tablonun ille de trajik olması gerekmemeli. Bu dramatik görüntüler ilk etapta duyarlılık tepkisi doğursa da bir süre sonra yerini duyarsızlığa bırakıyor ve insanlar bir sonraki olayda daha da trajik bir görüntü olmadıkça tepkisizleşmeye başlıyor.

Hep daha fazla delil/görüntü istiyorsak, bu görüntüler şiddet eşiğimizi yükseltiyor diyebilir miyiz?

Evet, böyle bir risk var. Biliyorsunuz şiddet olaylarında maruz kalanın beyanı esastır. Oysa çoğu olayda görsellerin paylaşılması beklentisi “O kişiye somut delil varsa inanılır, yoksa inanılmaz” şeklinde bir durum oluşturuyor. Bu kez adli tıp raporlar satır satır ortaya dökülüyor. Bu bilgilendirme ihtiyacından çok, şiddet pornografisi üretimine hizmet ediyor. Bu da bir süre sonra beyanın inanılırlığını ve güvenirliliğini sorgulatan bir alışkanlığa dönüşüyor.

Sosyal medyadan yardım isterken kendi fotoğrafını paylaşanlar olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kişi, bazen durumla baş etmek, güçlü olduğunu hissetmek ya da yaşadığı travmanın üzerine çıkabilmek için böyle bir paylaşımı uygun görebilir. Kendini böyle ifade ederek şiddet gören diğer kadınlara örnek olmak da isteyebilir. Çünkü bu tür vakaların gizli kalması yönünde bir eğilim var. Birçok kadın, faillerini ifşa ettiklerinde kendisine inanılmayacağını, haklarını alamayacaklarını, negatif olarak etiketleneceklerini, bu kez de sanal şiddete uğrayacaklarını düşünüyor. Dediğiniz gibi, bazı kişiler aktivist kimliklerini ön planda tutarak bu görüntüleri paylaşmak isteyebilir. Saygı duyacağız. Ama haberi basında yer alacaksa, habere bu görsellerin tetikleyici olduğu yönünde uyarılar koyarak görüntülere yer vermemek, konu ile ilişkili şiddeti yeniden üretmeyen görseller kullanmak önemli.

Röportajın başında ‘inanmayacak olan’ demiştiniz. Şiddet vakalarına inanmayan, ikna olmayan, fail için “O yapmamıştır” diyen çok kişi var mı içinde yaşadığımız toplumda? Bu konuda sizin gözleminiz ne?

Buna ‘mağdur suçlayıcılık’ deniyor. Ama ben mağdur kelimesini değil, maruz kalan kelimesini kullanmayı tercih ediyorum. Çünkü mağdur demek, o kişiyi kurban ya da çaresiz rolüne sıkıştırıyor. Sorunuza dönersek… Maruz kalanı suçlama gibi bir eğilim var, evet. Şiddet kültürü bizim içinde yaşadığımız toplumun kodlarından biri. “Erkektir yapar”, “Kadın kuyruk sallamazsa erkek yapmaz”, “Kadının karnından sıpayı sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” gibi söylemler bunu destekliyor. Şiddet ya da istismar suçlarında faillerin genelde erkek olduğunu görüyoruz çünkü ataerkil düzenin getirdiği toplumsal cinsiyet eşitsizliği buna zemin hazırlıyor. O kadar çok kişi ya ailesinde ya yakınlarında bu eşitsizliğe tanık olarak büyümüş ki bunu kanıksıyorlar.

Ama aklımız var…

Uyanış gerçekleşip bu toplumsal cinsiyet rollerini ve şiddet kültürünü reddetmek, kendini bundan arındırmak için çabalayanlar var, doğru. Tam tersine, şiddet karşıtı, feminist ya da profeminist görünse de birçok kimsenin örtük bir biçimde şiddet eğilimi de var. İnanmayan, kondurmayan kişiler faili suçlarsa kendilerini ya da çok yakın bir aile üyelerini suçluyormuş gibi hissedecekleri için, faili suçlamak ya da faile o suçu kondurmak yerine maruz kalana kondurmayı tercih ediyor. “Yakışıklı biri bunu yapmaz”, “Ünlü biri bunu yapmaz”, “Profesör, doktor veya eğitimci biri bunu yapmaz” gibi mitler de cabası.

Şiddet suçlarını toplumun her kesiminden herkesin işleyebileceğini kabullenmek kimilerine neden zor geliyor?

Kodlar, yine… Bir de failler bu kimliklerin arkasına saklanmayı iyi beceriyor ve farklı insanlarla farklı ilişkiler kuruyor. Size çok babacan davranan biri bana cinsel tacizde bulunmuş olabilir. Siz bana “Asla öyle bir şey yapmaz, böyle biri değildir, yüzde yüz kefilim” diyebilirsiniz ama bu, o kişinin bana cinsel tacizde bulunduğu gerçeğini değiştirmez. Maruz kalanlar faili ifşa ettiğinde ya da hukuki yollara başvurduğunda insanları ikna edemeyişlerinde biraz da bunun etkisi var. Yakın zamanda örneğini gördük. Çalışanına “Fıstık gibisin” diyerek kalçasını ellemek suretiyle cinsel saldırıda bulunan bir kamu kurumumun müdürü hakkında açılan davada Yargıtay, “Müdür babacan bir tavır sergilemiştir” şeklinde akıl almaz bir karar verdi. Yargı üyeleri de şiddet kültüründen muaf değil!

103 senarist, şiddet uygulayan oyuncuyu işaret ederek “Bütün yapımcı, kanal, menajer ve ilgili kuruluşları açıklama yapıp tavır almaya davet ediyoruz” diyerek bir bildiri yayımladı. O imzacılardan birinin istismarcı olduğu ortaya çıktı.

Ve adı bu beyanın hemen ardından, imzacılar listesinden çıkarıldı. Çok öğretici bir örnek. İstismar edildiğini anlatan kadını kutlamamız gerekiyor çünkü bu toplumda cesaret isteyen bir şey yaptı. Bu olay belki hâlâ kabuslarındayken, belli ki bu travmatik süreci henüz atlamamışken sizi istismar eden kişinin ismini, şiddet karşıtıymış gibi, bir beyanda görmek ikinci bir travmatizasyonu getiriyor. Senaristler Birliği’nin yaklaşımı da çok destekleyiciydi. Beyana dayalı bu tür yaptırımların yaygınlaşması, faillerin şiddet davranışını sergilemeden önce davranışlarının olası sonuçlarını düşünmelerine, özdenetimlerini devreye sokmaya neden olacaktır. Yasaların bir biçimde işlerlik kazanmadığına, adaletin geciktiğine, haksız tahrik indirimlerinin uygulandığına ya da “ispatlamayan” bazı durumlarda fail lehine, şiddete maruz kalanının korunmadığı kararlar verildiğine çok aşinayız. 6284 sayılı kanun gibi yasaların, sosyal yaptırımların uygulanmadığı toplumlarda failleri şiddet uygulamaktan alıkoyacak bir şey kalmıyor. Failler şiddet davranışını her ne nedenle olursa olsun, vicdani ve etik olarak sakınca görmedikleri, özdenetimlerini devreye sokmadıkları, yani şiddet uygulamayı seçtikleri için gerçekleştiriyor. Nasıl başka ortamlarda öfke kontrolü sağlıyorlarsa, yakın ilişkilerinde de şiddete başvurmalarını engelleyecek bir motivasyon olması lazım. Hem cezai yaptırım hem de sosyal yaptırımlar gerekiyor ki caydırıcı olsun. Faillerin kitaplarını okumamak, filmlerine gitmemek, dizi oyuncusuysa dizilerini izlememek, şiddet yanlısı olmaya devam ettikleri sürece karşılarında yer alarak onlara yaptıklarının bir bedeli olduğunu hissettirmek hepimizin sorumluluğu.

Emine Bulut cinayetinin görüntüleri konuyu haftalarca sıcak tuttu mesela. Bu bir istisna mıydı?

Görüntüler ses getirdi ama o gürültünün içinde dava, görülmesi gerektiği gibi görülemedi. Emine Bulut’un şiddet bildiriminde bulunması, karakola sığınmasına rağmen uzaklaştırma kararı aldırdığı ya da 6284 sayılı kanunun uygulanmasıyla ilgili bir veri yok bildiğim kadar ile. Kolluk kuvvetlerinin de kovuşturulması gerekliydi belki. Fail hakkında ‘canavarca hislerle öldürmekten’ işlem yapıldı ama ‘tasarlayarak öldürmekten’ de işlem yapılmalıydı. Basın mensupları o dramatik görüntüye ya da olayın Bulut’un kızının yanında yaşanmasına odaklanırken diğer kısımlara odaklanamadı. Haberciler, bu konudaki eksikleri işaret eden, daha sorumlu, eşitlikçi ve hak temelli bir haberciliğin peşinde olsaydı burada emsal teşkil eden daha fazla kazanım elde edilebilirdi. Üstelik Emine Bulut vakası gündemdeyken birçok kadın cinayeti işlendi, birçok kadın ve LGBTİ birey şiddet gördü ama hiçbiri görünmedi, konuşulmadı. Çünkü “yeterince dikkat çekici” değildi. Bu, bir tür açlık gibi. Sizin de dediğiniz gibi, şiddet eşiği gitgide yükseliyor. Daha az trajik olanlar sıradan olaylarmış gibi algılanmaya başlıyor.

Delili ya da fotoğrafını olmayan vakalar ses getirmiyorsa, bu bizim, duyarsız bir toplum olduğumuz anlamına mı geliyor?

Duyarsız olanlar da var çok doğru. Kırık döküğüz. Travmalar toplumuyuz. Tek travmamız bu değil. Savaşlar, kıtlık, göçler, ayrımcılıklar, yoksulluk, toplumsal cinsiyet eşitsizliği… İnsanların duyarlı davranmak ve harekete geçmekle ilgili refleksleri yetersiz. Travmadan sağ kalanlar, sivil toplum kuruluşları, aktivistler, bilim insanları, sanatçı ve edebiyatçıların öncülüğüyle “Nasıl mücadele edilir”i yeni yeni öğreniyoruz. Şiddete maruz kalan hayatta kalan pek çok birey; bireysel olarak ya da sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği içinde şiddetsizlik için her tür iletişim aracını kullanarak sesini duyuruyor ve diğerleri ile dayanışıyor. Eğitim, sağlık, hukuk, habercilik, yazın gibi pek çok alanda hizmet içi ve halka açık eğitimler, herkesin erişimine açık broşürler ve dayanışma ağları sayesinde artık çok daha bilinçliyiz. Hem bir maruz kalan olarak hem de maruz kalana destek vermek isteyenler olarak neler yapılması gerektiği konusunda ki reflekslerimiz gitgide keskinleşiyor.

O nedenle tümüyle duyarsız demeyelim de… Nasıl duyarlı olacağını bilmeyen, yanlışlar yapanlar çoğunlukta diyelim. Ben de bundan beş yıl önceki bir basın açıklamamı dinlediğimde yanlış kavramlar kullandığımı fark ediyorum.

Ne gibi?

“Mağdurun tecavüzcüsüyle evlendirilmesi” demişim mesela. Oysaki “maruz kalanın ona tecavüz eden kişiyle…” demem gerekiyor. ‘Tecavüzcüsü’ dendiğinde bir aidiyet katmış oluyor, konuyu maruz kalanla ilişkilendirmiş oluyoruz. Hâlbuki bu faille ilgili bir haber. Hepimiz öğreniyoruz. Duyarlı çokça kişi var ancak örgütlülük az, neyi nasıl yapacağını bilmeyenler var. O yüzden haberciler ve medya çalışanları başta, toplumun her kesimi toplumsal cinsiyet eşitliği ve hak temelli eğitimler almalı.

Şule Çet davasını nasıl yorumluyorsunuz? Vakanın tüm ayrıntıları yayımlanmıştı.

Şule Çet davasında, basının ve kamuoyunun iş birliği pek çok kazanıma aracılık etti. Birlikte hareket etmenin, maruz kalana inanmanın ve topluca ses çıkarmanın gücünü gördük. Buradan öğrenmemiz gereken işte tam da bu. Yoksa mahkeme tutanaklarının çarşaf çarşaf yayınlanması ya da bütün görsellerin kamuoyuna yayılması değil yapılması gereken. Tutanaklar duyarlılık oluşturuyor ama “Ben zayıfım. Güçlüyle bu kadar mücadele edemem. Şikâyetçi olursam benim de mahkemedeki beyanım gazetelerde yayınlanır mı? Ana haber bültenlerine konu olur mu? Ailem, işlerim de etkilenir. Ben bunu polise bildirmeyeyim” deme refleksi gösteren pek çok kişi de var. Eğer fail, ünlü biriyse şiddete maruz kalan için “İftira attı, ününden yararlanmaya çalıştı” gibi sözler söyleniyor. Bunu çok hadsizce buluyorum. Erkek çok itibarlı; kadın da onun itibarına çamur atarak dahi onun itibarından pay alacak bir varlık gibi gösteriliyor. Kimse bir başkasına iftira atarak ünlenmez ya da bu ün ona bir getiri sağlamaz. Kadınlar “Orada olmasaydın”, “Gece çıkmasaydın”, “Madem şiddet gördün ayrılsaydın” gibi sözlerle karşılaşıyor. E bu nasıl ünlenme? Bu nasıl itibar kazanma? Tam tersine şikâyetçi olmak çok gerekli bir süreç. İfşa etmenin handikapları olabilir ancak bazen gerekebiliyor. Metoo hareketi bu konuda bir çığır açtı. Ülkemizde de örnekleri gitgide çoğalıyor. Çünkü bugüne kadar sessiz kalınmış olduğu için failler bu kadar güçlendi ve örgütlendi. Erkek dayanışması var, failler (potansiyel failler birbirlerine sahip çıkıyorlar. Burada bireylere ve habercilere düşen, dayanışma ruhu ve cesaret aşılayan, hak savunuculuğunun yollarını gösteren nitelikte bir duyarlılık göstermek, bu nitelikte paylaşımlar yapmak olmalı.

Sosyal medyada paylaşım yaparken neye dikkat etmeli?

İlle de isim kullanacaksak, yazıda şiddete maruz kalanın ismini değil, failin ismini ve failin özelliklerini, failin işlediği suça işaret ederek göstermeliyiz. Tek bir tıkla bir şey paylaşıp görevimizi yapmış duygusuyla kenara mı çekileceğiz yoksa yaptığımız paylaşım insanlara gerçekten yararlı mı olacak? Bu paylaşımı insanları haberdar etmek için mi yoksa dikkat çekmek için mi yapıyoruz? Maruz kalan(lar)a faydası olacak mı? Buna bakmamız ve maruz kalanın görüntülerini paylaşmamaya özen göstermemiz gerekiyor.

*

Dehşet içeren ayrıntılar ve felaketleştirici yorumlar bir süre sonra kaçınma, duyarsızlık ve inkâr refleksine yol açıyor, kitleleri gerçeklikten, insani duygulardan ve değerlerden uzaklaştırıyor. En fazla birkaç saat süren bir üzüntü, gündelik hayatın akışı içinde yitip gidiyor. Sanki bu olanlar hiç yaşanmamış gibi… Bu çok da sağlıklı bir yas tutma işine benzemiyor.

**

Farkındalık, bilinçlenme, güçlenme, eğitim ve ekonomik bağımsızlığa erişmek için gayret ederken öz şefkatten uzaklaşmamak, kendimize ve birbirimize zorbalık etmemeyi öğrenmekle başlayabiliriz. Kadın dayanışması bu konuda bir panzehir görevi görüyor. Bu dayanışmayı güçlendirmek, işlevsizleştirilmeye çalışılan kadın platformları ve sivil topluluk kuruluşlarını ayakta tutmak çok önemli. Tüm bunların ülke politikalarıyla desteklenmesi en güçlü çözüm aracı olurdu.

***

Paylaşacağımız her şeyi tekrar tekrar gözden geçirmemiz önemli. Toplumsal cinsiyet eşitliğiyle ilgili pek çok seminer veriliyor, çoğu ücretsiz. Bunlara herkes katılmalı, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nin ‘Doğru Kelimeleri Kullanmak’ ve ‘Cinsel Şiddet Alanında Hak Temelli Habercilik’ başlıklı kılavuzlarını okumalı.

Gazeteci İpek İzci’nini sorularına yanıtlardan oluşan bu metnin bir kısmı temmuz 2020’de Hürriyet Pazar’ yayımlanmıştır.