Düşünüyorum öyleyse haklıyım!

Empati… Eşduyum… Duygudaşlık… Empatinin bugüne kadar sayısız tanımı yapılmıştır. Genel bir tanımlamayla “empati kurmak”; bir başkasının duygularını, içinde bulunduğu durumu, bakış açısını, davranışlarının arka planını, gereksinimlerini; “bir an için onun yerine geçerek”, “onun gözünden bakarak”, “onun gerçekliğinden” anlamaya çalışmak; ona bir nevi eşlik etmek demektir. Empati, ikili ilişkilerdeki huzur ve doyumu sağlayan en önemli unsurlardan biridir.

Empati deyince anlaşılmak ve kabul görmek gelir aklıma benim en çok. Ne kadar eşsiz ve vazgeçilmez gereksinimlerdir; anlaşılmak ve kabul görmek! Oysa çoğu zaman hem kendimizden, hem de ötekilerden esirgeriz bunları. Psikoterapistlik ve eğitimcilik deneyimlerimden yola çıkarak; çoğu kimsenin kendisini yeterince tanımadığını ve anlamadığını, olduğu gibi kabullenmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Kendi istek ve gereksinimlerinin, kendi değerlerinin farkında olmayan, kabul becerisi düşük bir kimsenin; yaşamında anlamlar inşa etmesi zor, ilişkilerden yana beklentilerinin karşılanma olasılığı düşüktür. Henüz kendisini yeterince tanımayan bir kimsenin diğer insanları tanıması, anlaması; onlarla empati ve sağlıklı iletişim kurması pek beklenemez. Dolayısı ile; başkaları ile empati kurmanın yolu biraz da kendini tanımak ve anlamaktan geçer, diyebiliriz.

Empati kurmak; olası çatışmaları önleyen, oluşan çatışmaların çözülmesini kolaylaştıran, kendini açmayı, toplumsal duyarlılığı, uyum ve yardımlaşmayı sağlayan yaşamsal bir beceridir. Bu beceri yetersizse ilişkilerde sorunlar yaşandığını; umursamaz, incitici ya da zorbaca davranışların arttığını biliyoruz. Empati kurmak; öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir beceridir. Empati yokluğunda; sahne ne olursa olsun, senaryo başroldeki kişinin sahip olduğu şemalar ve daha önceki deneyimlerinden kazanılmış olan repertuara göre şekillenecektir.

Biz insanlar; genelde içine doğduğumuz ortamların biyolojik, psikolojik ve sosyokültürel özelliklerine göre şekilleniriz. Bu sayede sahip olduğumuz şemaların güdümünde, olayları pek de derinlemesine düşünmeden, basmakalıp biçimde değerlendirme eğiliminde oluruz. Olay ne olursa olsun, çoğunlukla otomatikleşmiş duygu, düşünce ve davranışları yineler; zihinsel esneklik göstermeksizin, kanıtlara bakmaksızın hep aynı sonuçlara varır, hep aynı dersleri çıkarırız. Oysa olayların arka planını inceleme fırsatımız olsa, bazen “gerçek”lerin hiç de bizim sandığımız gibi olmadığını görürüz.

A noktasında; birkaç hafta önce ufak bir sorun yaşadığınız iş arkadaşınızın koridorda karşılaştığınızda selamınızı almadığını, başını çevirip geçtiğini düşünelim. B noktasında “Bana bunu nasıl yapar, kendini ne sanıyor?” diye düşünüp, C noktasında öfke duygusu, D noktasında “tüm bedeninizde gerginlik” yaşayıp, “kişiyi sosyal medya hesaplarınızdan ve telefondan engelleme” davranışı sergilediniz diyelim. Burada aklınıza gelen ilk düşünceden ve kendi duygunuzdan sonuç çıkararak, arkadaşınızın niyetinden yüzde yüz emin olmuş ve karşı eyleme geçmiş olursunuz. Peki, size arkadaşınızın az önce bir yakınının ölüm haberini aldığını, yaşadığı şoktan dolayı sizin farkınıza varmadığını, selam verdiğinizi algılamadığını söyleseydim; duygu, düşünce ve davranışlarınız yine aynı olur muydu? Yine kendinizi haklı bulur muydunuz?

A noktasında bir olay yaşadığımızda olay aynı kalsa da; olayı algılayışımız, yorumlayışımız, bakış açımız ve yorumumuz değişince; B, C ve D’de yaşananlar da değişebilmektedir. Bu; Bilişsel Davranışçı Terapi’de “ABCD Modeli” olarak adlandırılır. Bilişsel Davranışçı Terapi ve Şema Terapi uygulamalarında, bu modelin yanı sıra kullanılan çok sayıda teknik yardımı ile; duygu, düşünce, bedensel belirti ve davranışlarımızı (B,C,D), uyum bozucu şemalarımızı keşfedebilir; seçenekli düşünme, daha işlevsel bakış açıları ve davranış repertuarları geliştirebilme, duygularımızı düzenleme ve empati kurma becerileri kazanabiliriz. Böylece “haklılık tuzağı”na takılmadan bir başkasının gözünden de bakabilmeyi öğrenir; iş yaşamı, özel yaşam ve sosyal yaşamda daha doyumlu ve anlamlı ilişkiler kurabiliriz.

Arzu Erkan Yüce

Bu yazı Psychologies Dergisi  2019 Mayıs sayısında yayımlanmıştır.