HAYIRLI BAŞARILAR*

Her şey başarı mı? Başarı neydi?

YGS sonuçları açıklandı. Tüm gençleri ve aileleri emek ve çabalarından dolayı kutlarım. Dilerim bu çabalarınız karşılığını bulur ve daha büyük hedeflerinize ulaşmada güçlü bir sıçrama tahtası olur.

2016 YGS birincisinin açıklamaları malumumuz! Çok çalıştığını ve bunu sadece çalışarak başardığını oldukça naif bir biçimde ifade ettiği söyleşiyi belki izlemişsinizdir ( https: //www. youtube. com/watch?v=7q5mPHIgqGI ). Oldukça heyecanlı, gururlu ve mutlu idi. Çokça fedakârlık yaptığı belli, kendinden ise oldukça emindi. Başarılı genci çabası için kutluyor, başarı ve mutluluğunun uzun soluklu olmasını diliyorum. Eksikliğini hisseder mi bilinmez ama sınav başarısı için yaptığı fedakârlıkları ilerleyen yıllarda telafi edebilmesini umuyorum.

Gece gündüz çalışarak; sosyal, kültürel ya da sportif etkinliklerden, hobilerden, ruhsal gereksinimlerden yoksun kalarak da bazı parlak başarılar elde edilebilir. Hiç itirazım yok!

Peki, biz ruh sağlığı çalışanları ısrarla neden aksini öneriyoruz? Bugüne kadar kendimiz de pek çok sınavdan geçmiş olmamıza rağmen, gözden kaçırdığımız bir şeyler mi var? Varsa da hepimiz mi yanılıyoruz? Yanılan kim? Yanılgı nerede? Yanılgı; tek bir öğrenci, çalışma, başarı modeli, tek bir doğru, tek bir mutluluk, tek bir gelecek… olduğunun sanılmasında. Yanılgı; bireysel farklılıkları, yaşamın olağan akışını, akademik başarı dışındaki gereksinimlerimizi yok saymakta!
Kendini hayattan soyutlayarak salt başarıyı kovalamayı örnek göstermek ve sınavlara hazırlanan gençlerin hepsinden buna benzer bir yöntem, tempo ve performans beklemek gerçekçi, adilane ve sağlıklı denemez. Çünkü her insan biriciktir. Kişilerin çalışma kapasitesi; öğrenme hızı, dikkat ve odaklanma becerisi, kimi yetenek ve yönelimleri, ruhsal, bedensel, sosyal ve kültürel gereksinimleri, içinde bulunduğu koşullar ve öncelikleri birbirinden oldukça farklıdır. Fiziksel, ruhsal, sosyal, ekonomik ya da başka güçlükleri olan kişilerle olmayanların aynı yolu izlemelerini beklemek pek de gerçekçi ve insaflı değil. Çocuk yaşta para kazanmak zorunda kalan, aile içi şiddet ya da travmalar yaşayan milyonlarca çocuk var.  Bu çocukların; depresyonu, Kaygı Bozukluğu, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu ya da Özel Öğrenme Güçlüğü olan çocukların masa başında saatlerce oturmasını, sadece ders çalışarak verim almasını beklemek sizce de haksızlık değil mi?

Peki, bu çocukların, gençlerin akademik ve iş yaşamları açısından belirleyici olan en önemli sınavlar, bu farklılıklar gözetilerek mi hazırlanmakta? Ne yazık ki, hayır! Tek tip, aşırı genelleyici ve oldukça indirgeyici şeçme–eleme sistemleri ile bireyler niteliklerine göre değil, ‘net’lerine göre değerlendirilmekteler. Bu nedenle gençlerimiz acımasız koşullarda, deyim yerindeyse kıran kırana bir mücadele vermekte -ruhsal, bedensel ve sosyal gereksinimlerini hiçe sayılarak- ders çalışmaya öncelik vermek zorunda kalmaktalar. Üstelik yaşamlarının bundan sonraki belki kırk yılı boyunca sürdürecekleri mesleklerini seçme konusunda; istekleri, hayalleri ve eğilimlerinden çok, sınav puanları ve başarı sıralamalarını esas almak zorunda bırakılmaktalar. Belli akımların, aile ve öğretmenlerinin akıllarını çelmesi, kimi zaman baskılar da cabası…

Peki, mutlu son var mı? Esasen bu yarışlarda öne geçenleri, sanıldığının aksine her zaman mutlu son beklememektedir. Belli başlı okulları kazanmış, başarılı (!) ama mutsuz bireyler, işini sevmeyen çalışanlar, işsiz gençler, yarı yolda bırakılan kariyerler, boşa giden umutlar ve emekler gibi, istenmeyen sonuçları da oldukça sık görmekteyiz. Yapılan bilimsel çalışmalar, erken yaşlardan itibaren akademik açıdan aşırı beklentide bulunulan bazı bireylerin erken dönemlerde başarılı olsalar da, eğitimlerinin ilerleyen dönemlerde kesintiye uğradığını, kariyerlerinde duraksamalar olduğunu, iş doyumu ve ruhsal iyilik açısından akranlarına kıyasla daha olumsuz durumda olduklarını göstermektedir.

“Şu sınavı geçsin de, şu okulu kazansın da, sonra yapar sporunu, dansını, hobisini, sonra çalar gitarını, sonra edinir arkadaşını” diye düşünen ailelerin en büyük yanılgısı, çocuklarını küçük yaşlardan itibaren başarı odaklı yetiştirmeleridir. Oysa biliyoruz ki o sınavlar aslında hiç bitmez ve hep bir sonraki etap için feda edilir hayaller. Küçüklükten itibaren pek çok diğer etkileşim ve beceriden, hazdan ve kazanımdan yoksun yetişenler ve yakın çevreleri, ilerleyen yıllarda ağır bedeller ödemektedir. Toplumdan soyutlanma (sosyal izolasyon şeması), sevildiğini hissedememe (duygusal yoksunluk şeması), sağlıklı ilişki kuramama, başarı bağımlılığı (başarısızlık şeması), kendileri ve çevrelerinden aşırı yüksek beklenti içinde olma, yetinememe (yüksek standartlar şeması), tükenme, yalnızlık, işinden doyum alamama, işsizlik, depresyon, kaygı bozuklukları, kişilik bozukluları, dikkat eksikliği hiperaktivite, tütün /alkol/madde kullanımı, yeme bozuklukları, özkıyım girişimleri, … bu bedellere örnek olarak verilebilir. O nedenle istediği her şeye (!) sahip olduğu halde, nerede yanlış yaptığını, neye gereksinimi olduğunu bir türlü bulamayan, başarılı pek çok yetişkin, psikoterapi odalarında kendini yeniden keşfe çıkmak zorunda kalıyor(uz).

Uzun lafın kısası; gençlere ve ailelere nihai başarı göstergesi olarak, çeşitli sınav sonuçlarını, dereceleri seçmelerini hiç mi hiç önermiyorum. Akademik başarıyı çeşitli etaplardan oluşan uzun soluklu bir maraton, sınavları da bu etapları sırasıyla geçmeyi sağlayan fırsatlar olarak görmeye ne dersiniz? Büyük başarıların, büyüklü küçüklü pek çok başarı ya da başarısızlıklardan edindiğimiz deneyimlerin bir toplamı olduğunu düşünüyorum. Ders çalışmak öğrencinin beyni ise; sağlıklı akran ilişkileri, destekleyici ve onaylayıcı aile yaklaşımı, uygun çevre, gerçekçi beklentiler, egzersiz, dinlenme, hobiler, eğlence ve uyku bu uzun soluklu maratonda koşmayı sağlayan kaslardır. Her sınav da bir antrenman! Hem başka başarı maratonları da var daha yaşam boyu koşulacak; sağlık, ikili ilişkiler, aile kurmak, nesil yetiştirmek, toplumsal yararlılık, kendini gerçekleştirme…

Sahi başarı neydi?

Her sınavdan önce elini öpüp hayır duası aldığım anneannem, her seferinde: “Allah hayırlı başarılar versin” derdi. Bana anlamsız gelirdi. “Hiç başarının hayırsızı mı olurmuş?” diye düşünür, gülerdim. Evet, başarının hayırsızı olurmuş. Bunu ilk önce kendi parlak başarılarım, bana vaat edilen mutluluğu vermediğinde anladım. Psikoterapist olduğumda da danışanlarımın hikâyelerine tanıklık ederken bunun pek çok örneğini ve sırf başarılı odaklı yetiştirilmenin nelere yol açabileceğini gördüm. Anneannemi bir kez daha anladım. Kendi psikoterapi sürecimde daha azıyla yetinebilmeyi ve kendimi daha fazla takdir edebilmeyi epeyce öğrendim. Öğrenmeye, denemeye devam ediyorum. Yol uzun…Her şeyin hayırlısı!

Arzu Erkan Yüce

Kaynaklar

*Mesude Ongun, Anneannem, 1923-2008, Akşehir, Konya.

Hayatı Yeniden Keşfedin, Jeffrey E. Young &Janet S. Klosko, Psikonet Yayınları, 4. Basım Nisan 2014, İstanbul.

“Attention-Deficit/Hyperactivity Disorder Developmental Trajectories Related to Parental Expressed Emotion, ” by Erica Musser, PhD, Florida International University; Sara Karalunas, PhD, Nathan Dieckmann, PhD, and Joel Nigg, PhD, Oregon Health and Science University; and Tara Peris, PhD, University of California, Los Angeles, Journal of Abnormal Psychology, published Feb. 8, 2016.