Rüya içinde rüya, kadın içinde kadın, anne içinde anne

Kan ter içinde uyandı. Koşa koşa yan odaya gitti. Hangi odadan uyandığını anlamadı. Alice’in* tavşan çukurunun dibine uyanmıştı sanki! Buraya nereden geldiğini bilmese de, bu odayı iyi tanıyordu. Anneannesinin yatak odasıydı, hiç yatmadığı…

     Anneannem bu eve taşındığından beri bir başına “televizyonlu oda”da yaşar; yemeğini orada yer sofrasında yer, namazını kılar, Kuran’ını okur, misafirini ağırlar, uyur, her şeyini o odada yapardı. Yatak odasında çift kişilik bir karyola; yüklükte tepeleme dolu yorgan, üzerindeki saksılardan sızan suyla kaplaması kabarmış Nuh Nebi’den kalma bir komodin ve dört kişilik bir ailenin üç ay boyunca tüketemeyeceği kadar çok erzak vardı. Pek yatılı misafir de gelmezdi. Nedendir bilinmez, o çift kişilik karyola orada dururdu yıllardır. Gerçi anneannem hiçbir eskiyi atamazdı ya, kıtlık var gibi… Bir keresinde fi tarihinde alınmış bakır tencerelerle, zinciri kopuk el terazisini gizlice çöpün yanına indirmiştik de temizlik sırasında, balkondan görüvermiş, apartmanı başımıza yıkmıştı. Bakır tencereler de, terazi de teldolaptaki yerlerine geri dönmüşlerdi paşa paşa!

     Yalnız yaşamasına rağmen buzdolabı tıka basa yemek dolu olur, cânım kaşar peynirleri hep küflenir, anca temizlikten temizliğe çöpe giderdi. Misafir ağırlamaya, evinde yemek yedirmeye bayılır, sofrada birinin önünde ekmek kalmadığını görse ortalığı ayağa kaldırırdı. Üvey annesi yemek vermezmiş bazı, ekmek de yok o devir, açlığına yenik düşer, kilerden gizlice şepit çalarmış. Yakalanınca da… Neyse… Ondan mı ki?..

     En çok da eski anılarını atamazdı…

     Annesi ölünce, babası ile üvey annelerden birinin eline kalmış. Neden sonra, babasının diğer karılarından birinden olma bir ağabeyi ile onun eşi acımış da, yanlarına almışlar anneannemi. Onları hep minnetle anardı. On beş yaşına gelince de “gelin etmişler”. Hemen hamile kalmış. Yaşayan yaşamayan oğlanlarından epey sonra, bir de kızı olmuş. Doktor demiş ki: “Yumurtalıklarındaki urun geçmesi için çocuk doğurman lazım; ya ameliyat, ya çocuk!”… (Demek bu eskileri unutamama huyu, bir de çocuk yapınca iyileşen “ur”, anneannemden yadigar bana!).

     Annem işte böyle doğmuş. “El kadar”mış, pamuklara, sıcak su şişelerine sararak yaşatmışlar. Anneannem anneme bir başka bağlanmış, onu hiç gözünden ayırmamış, sanki elinden alacaklarmış gibi… Küçükken hiç sokağa salmamış. Gençliğinde de aynı, yalnız başına kapı dışarı çıkarmamış. Bir yere davet edilince, “Annem izin vermiyor” demeyi gururuna yediremediği için annem; “Ben gelmek istemiyorum” der, gitmezmiş. Annem gururuna esir düşmeyi, kendinden böyle kolay vazgeçmeyi o sıralar öğrenmiş demek! Evlilik kararını da korkarım, “özgür(!) bir yaşama kavuşmak için”, aceleye getirmiş. Bir yandan körü körüne bağlı iken anneanneme, öte yandan bu iç içe geçmişlikten epeyce bunalmış olsa gerek ki “Bir kızım olursa onu çok özgür yetiştireceğim” diye yemin etmiş. Aklı sıra öyle de yapmış. Öyle olsaydı… Neyse…

     En korktuğu şey kayınvalidesi gibi bunamaktı anneannemin. Çocuk yaşta gelin gittiği kayınvalidesini anası bilmiş. On beş yaşa, öz anası dahil sığdırdığı, o evden o eve, dördüncü anne!.. Ölene kadar anneannem bakmış koca babaanneye, cefakarca. “Çok kahrını çektim” derdi, “yine de Allah rahmet eylesin!”… Dedem de ölünce anneannem evlatlarına daha bir düşmüş, en çok da anneme… Dedem çok eziyet edermiş. “Çok fukaralık, çok çile çektim” der dururdu, “hayatım roman olur anlatsam…”.

     Ama hiç anlatmazdı. Ara ara anıları depreşir, hiçbirimizin anlam veremediği ve sakinleştirmeye gücünün yetmediği öfke nöbetleri yaşardı. Yataklara düşer, günlerce kendine gelemezdi. “Başkasına muhtaç olmak çok zor, kimseye muhtaç olma, asla acizlik getirme!” diye sürekli tembihlerdi beni.       

     “Eskileri unutamama hastalığı”, bir başka hastalıkla; bunamasıyla şifa buldu. Korktuğu başına gelmişti ne yazık ki! Kendisine bakan kızına, anneme, “Anne” diye sesleniyordu ölmeden kısa bir süre önce. Analık ne garip şey! Doğurduğun, analık göremeden analık yaptığın, sana analık ediyor…

Karyolanın üzerinde beyaz kundağa sarılı, başına beyaz tülbent bağlı, kara kuru bir kız. Tabi ya! En son gece emzirip yatırmıştı. Kendi de uyuyakalmış olmalıydı. Doğurduğunu hatırlayıverdi birdenbire! Bebek onundu!..

Bebeği görüverince mi hatırlamıştı sahiden de doğurduğunu? Odaya koştuğu sırada da hatırında değil miydi? Uykudan panikle uyanıp niye koşmuştu ki yan odaya öyleyse? Bilemedi…

     İnsan hiç doğurduğunu unutur mu?

     Allah’ım ne olur yaşıyor olsun!.. “İki saatte bir emzirilmesi gerekir ilk günlerde, arası dört saati geçmemeli!”. Yoksa bebek açlıktan ölür. Allah’ım yaşıyor olsun!.. Nasıl oldu anlamadım ki!.. En son gece on iki gibi sağ memeden on dakika emzirmiştim, not defterime de kaydettim. İki saat sonrası için saati kurmuştum. Ne ara sabah olmuş?.. Hareket etmiyor… Ağlamadı da hiç… Yoksa ağlayıp ağlayıp da soluğu mu kesildi, ben mi duymadım?.. Allah’ım ne olur!.. Ben öleyim… Ne olur!

Hangi odadan uyanmıştı?.. Neden bu evdeydi?.. Neden yalnızdı?.. Daha da fazla zaman geçirmeden yatağın üzerinde duran bebeğe uzandı. Uyanması ile bebeği kucağına alması arasında yalnızca bir kaç saniye vardı. Asırlar geçmiş gibi geldi ona. Ne kadar da acemiydi elleri!.. Yaprak gibi titriyordu. Göğsü sıkışıyor, kalbi kulaklarında atıyordu. Korkudan ölebilirdi. Bebeğinin yüzünü, yaklaştırdı yüzüne. Çok şükür!.. Yaşıyordu!.. Dünyalar onun oldu. Göz göze geldiler… Neye uğradığını şaşırdı. Kendi bebekliğiydi bu! Hani anneannesinin eski evinde çekilmiş olan şu siyah beyaz fotoğraftaki… Kanaviçe işli lohusa yatağında poz veren anneciğinin kollarında tuttuğu bebeğin aynıydı işte. Düpedüz kendisiydi!

     Bu bebek ben miyim, sen misin? İnsanın kızı kendine benzemez mi? Benzer elbet… O zaman sensin… Çok pişmanım. Seni unuttum. Sana bakamayacağımı bilmeliydim. Uyuyakaldım… Ya seni kaybetseydim?.. Berbat bir anneyim… Seni hiç doğurmamalıydım. Hayır, hayır öyle değil! İyi ki doğdun! Seni öyle çok seviyorum ki… Sadece… sadece daha iyi bir anneyi hak ediyordun. Sana can verdim, hayat verebilecek miyim?.. Ya sana bakamazsam?..

Kızı ona gülümsüyordu. Onu gördüğüne sevinmişti. Sadece aç olduğu için değil, onu gördüğüne seviniyordu işte. “O” olduğu için… Sanki: “Hadi ama kendini bu kadar hırpalama, ölmedim işte buradayım. Ama artık elini çabuk tutsan iyi olur” der gibiydi. Dirayetli, anlayışlı, bağışlayıcı, kapsayıcı, şefkatli ve yüreklendirici… Bir bakışı ile bunların hepsiydi kızı ve şimdi de kendi!.. Anneliği vücuda geldi, memesini açtı ve kızını bağrına bastı. Bir daha asla ama asla uyuyakalmayacaktı. Ona çok iyi bakacaktı. İçi sevgi ve huzurla doldu…

Analık ne garip şey! Doğurduğun, sana analık ediyor!

Sana söz, çok iyi bir anne olacağım!

Yüzün ne kadar da bana benziyor…

Sen misin? Ben miyim?..

Ve aniden uyandı. Kendi evindeydi. Yine aynı rüyadan uyanmıştı. Yirmili yaşların başından beri bu rüyayla başı dertteydi. Ne zaman evlenme konusu açılsa öcü görmüş gibi oluyor, ne hikmetse bu rüyalar o vakit sıklaşıyordu. Özgürlüğüne o kadar düşkündü ki evlenmeyi de, çocuk yapmayı da düşünmüyordu hiç. Hem kendine bile zor bakıyordu! Olasılıkla hiç doğmayacak olan bir bebeğin; ihmal eden, yetersiz annesi olup durduğu şu rüyaları görmekten yorulmuştu. Her rüyayı onun asla anne olmaması gerektiğine ilişkin bir kanıt olarak görüyordu. Bunu yine terapide anlatsa iyi olacak, diye düşündü. Terapisti ile kaç kez yorumlamışlardı bu rüyayı hatırlamıyordu.

     Ara ara kaybolup, ara ara gelen bir rüya. Ne zaman kapanacak şu “yetersizlik” konusu?

Arabayı babası kullanıyordu. İlk kez yapılan araba yolculuğu, yaz sıcakları ile tam bir eziyete dönüşmüştü. Bebek yol boyunca ağladı. Defalarca durmak zorunda kaldılar. Tam uyudu derken, yine ağlayarak uyanmıştı. Kendisi de günlerdir uykusuzdu. Bebeğin her ağlayışında, canından can gidiyor, yine neyi eksik yaptığını soruyordu kendine. Neden derdine deva olamıyordu bebeğinin? Altı kuruydu ve yeni emzirmişti daha. Belki de sıcaktan susamıştı. Babasına arabayı sağa çekmesini söyledi. Uçları yara olan memelerinin üzerine giysi niyetine örttüğü beyaz tülbenti sıyırdı. Gözünden yaşlar gele gele emzirdi.

Doğuralı iki ay olmuştu. Meme uçları hemen neredeyse kopmuştu. Doğumdan bir kaç hafta sonra hormonları iflas etmiş, çeşitli ilaçlar başlanmıştı. Yaralar bir türlü iyileşmiyordu. Enfeksiyon ilerlemiş, sayısız tetkik ve tedavi uygulanmıştı. Bebeğe bir zarar gelecek diye aklı çıkıyordu. Çoğu zaman ayakta duracak gücü zor buluyordu. Acıya çok dayanıklı sanırdı kendisini. Emzirirken bu kadar canının yanmasını hazmedemiyor, bunu kifayetsiz anneliğinin bir göstergesi olarak görüyordu. Bir tür annelik deliliğine tutulmuştu.

     Gebelik sırasında ne kadar güzeldi oysa her şey. Bu bebeği istiyordum. Karnımda ilk kıpırdadığında bedenimi annelik kaplamış, kızımın adını o günden koymuştum. Pek çok başka zorluğa, gebeliğimin altıncı ayında anneannemi kaybetmeme rağmen, bir başıma, mükemmel bir gebelik geçirmiştim. Her ayrıntıyı düşünmüş, planlamış; evi, etrafı, bedenimi, kendimi dört dörtlük hazır etmiştim. Ruhsal olarak hayatımın en bütünlüklü, en dengeli, en huzurlu dönemini yaşamıştım. Son güne kadar araba kullanmış, evin alışverişini kendim yapmıştım. Bir kaç kez erken doğum tehdidi yaşadığımda bile, hastaneye kendi başıma gitmiştim. Doğurduktan sonra da böyle olmaması için hiçbir sebep yok diye düşünürken, şuncacık bebeği kollarımda tutmaya dermanım yoktu!

     Doğuma bir ay kala, annem yanıma gelmişti. Buna bir yandan seviniyor, bir yandan da çatışmaktan, eski günlere dönmekten korkuyordum. Eminim o da korkuyordu. Neyse ki korktuğumuz gibi olmadı. Güle oynaya gittik hastaneye. Doğuma kadar her şey normaldi. Doğurduğum gün de öyle… Tüm gece -rutin bir uygulamaymış- yoğun bakımda kalmıştık bebekle. Sezaryen sonrası dikişlerime rağmen onun her gereksinimini kendim karşılamış, sabaha kadar koynumda uyutmuştum. Hem bunu yapabildiğimi görmeye ihtiyacım vardı, hem de birisi bebeği almaya kalktığında aklım yitiverecek gibi oluyordu. Anneannem de annemi doğurduğunda böyle mi olmuştu sahi? Hiç ayırmamış ya yamacından… Sabaha kadar defalarca emzirmiş, gazını çıkarmış, altını değiştirmiştim. Her şey yolundaydı. Anneydim işte!

     Odaya çıktığımızda bebek hemşiresi geldi ziyarete, şöyle bir baktıktan sonra: “Sütün hiç yeterli değil, bu bebek aç kalmış” dedi. Kulaklarıma inanamadım. Defalarca meme uçlarımı sıkmıştım, sütün geldiğini de, bebeğin emdiğini de görmüştüm. Hem de her seferinde! Daha önce sayısız emzirme videosu izlemiştim. Ne yaptığımı biliyordum. “İlk günler bebekler ödem atar, zayıflar… hava sıcak… hem süt bebek emdikçe artacaktır… biberon verirlerse memeyi unutur kızım…”. Ne desem hemşire ikna olmamıştı.

     Yıllar öncesinde zihnimi uğrak yeri yapan o rüyalar, gerçek olmuştu işte! Bebeğime bakamamıştım! Yıkım o anda başladı. Ne çok ağladım… Bebeğime neyin iyi geleceğine karar verme hakkım elimden alınmıştı. Mama verdirdiler. Bıraksalar normale dönecekti belki her şey. Bırakmadılar… Yarım çay bardağı süt uğruna, günde kaç kez pompaladıklarında memelerimi, uçları neredeyse kopmuştu da gıkımı çıkarmamıştım. Sütüm kesildi. Bebeğime yetemiyor, emziremiyordum işte! Büyü bozulmuş, hayalimdeki annelik yerle bir olmuştu.

     Üçüncü gün taburcu olduk. Perişandım. Daha önce hayatımın kontrolünü hep elimde tutan ben, hiç bilmediğim bir yerdeydim. Dünyam belirsizliklerle doluydu. Tüm gün ve gece tetikteydim. Aklım çok karışıktı. Bebeğimle iken son derece sevgi dolu, şefkatli, neşeli ve ilgiliydim. Geri kalan zamanlarda ise pür endişeli… Sanki ikiye bölünmüştüm. Kendime güvenmediğim yetmiyormuş gibi, kimseye de güvenmiyordum. Sanki kızımın başına bir şey getireceklerdi. Eve bebek görmeye gelenlerin kucağına vermekten kaçınıyor, emzirme bahanesi ile odaya kaçırıyordum.

     Her şeye hep önceden hazırlıklı olan ben, onlarca kitap okumuş, her şeyin önlemini almış, hem o kadar yıl terapi görmüştüm… Ne olmuştu da bozguna uğramıştım, anlayamıyordum.

     İki hafta geçmişti. Gücüm yetmiyor, yaralarım iyileşmiyordu. Üzerimi giyinemiyor, insan içine çıkamıyordum. Annem ise ne yapacağını şaşırmış, bana rağmen, bana yardım etmeye çalışıyordu. Her emzirmem bir törendi. Bebek ağlayınca, ben koşarak gidip memelerimdeki pomatları yıkıyor, canımın yandığını belli etmemeye çalışarak emziriyor, sonra yeniden pomatlar sürüyordum. Sonra gaz çıkar, alt değiştir, uyut ve iki saat sonra yeniden emzir… İnsanlıktan çıkmıştım. “Süt gelmiştir değil mi? Doymuştur değil mi? Üşümüyordur değil mi?..” Hem her şeyi anneme soruyor, onay arıyordum; hem de bunu yapmış olmak gururumu kırıyordu. İyi bir anne olsam, onay almaya ihtiyaç duymazdım, diye düşünüyordum.

     Anneme göre ise bebek gayet sağlıklıydı ve her şey normaldi. Beni tanıyamıyor, neden böyle hissettiğimi, bu hallerimi bir türlü anlayamıyordu. İki vardiyadan oluşuyordu günüm. Tüm annelik görevlerimi dirayetle, müthiş bir bilmişlik içinde, yüzümde gülümsemem, dilimde tatlı sözlerle gerçekleştiriyordum. Kızı uyuttuktan sonra “üzülme, ağlama, endişe” vardiyası başlıyordu. Çoğu zaman öfke duyduğum, buhranımla elini kolunu bağladığım anneme sarılıp “Ben iyi bir anne değilim” diye ağlıyordum. Hep benim dinlenmem gerektiğini söylüyordu. “Geçecek” diyordu, “geçecek…”. Anneannemin günlerce süren öfke nöbetlerine benziyordu yaşadıklarım. Annemin hiçbir sözü beni teselli etmeye yetmiyordu. Bilinmez bir sahadaydık ikimiz de… Bana hiç geçmeyecek gibi geliyordu. Kendi gözümde ne zaman anne olacaktım?

     Beni en çok endişelendiren bebeğin çok az uyuyup, çok fazla ağlamasıydı. Bebeğin ağlamasından daha fazla endişe ettiğim bir şey varsa, o da annemin odaya, yardıma gelmesiydi. Hep böyle oluyordu. Ne zaman bebek uzun uzun ağlasa, odaya gelip “Hadi sen biraz uyu ben ilgileneyim” deyip, bebeğimi alıyordu elimden. O an yine hemşire odaya girmiş ve ben “annelik sınavı”ndan kalmışım gibi hissediyordum.Biliyordum ben nasıl bebeğime kıyamıyorsam, annem de kendi bebeğine, bana kıyamıyordu. Ama bebeğimi vermek istemiyordum. O benimdi bir kere! Ona yetebildiğimi görmeye ihtiyacım vardı.

     Annemin sorunu da buydu. Sağduyusu(!) ne derse onu yapar, o noktada duyguları asla umursamazdı. Sekiz yaşımdayken, “bağrına taş basıp”, eğitimim için beni anneannemle yaşamaya gönderirken de öyle yapmıştı. Bu konuda onu asla anlamayacaktım. Belli ki annemle görülecek bir hesabımız vardı. Anneannem, annemin deyimiyle, hep sürüşürdü annemle. Eften püften tartışmalarımızda annemle aramıza girer, sözde beni kayırırdı. Annemi kolayca safdışı ederdi. Oysa benim aleyhime bile olsa, gizliden gizliye, annem haklı çıksın isterdim. Onun kızı değil miydim? Belki annem de şu an benim hissettiklerimi hissetmişti hep, ama gıkını çıkaramamıştı. Annesine karşı gelmezdi o!

     Ama ben o değildim!.. Onun gibi olmayacaktım!.. Hep bu zamanı beklemiştim. Ona nasıl anne olunur gösterecektim! Kızımla arama kimsenin girmesine izin vermeyecektim. Onun yaptığı hataları yapmayacaktım! “Anne olunca anlarsın!” demişti. Hayır anlamayacaktım!

     Kendim halledebilirdim! Bir an önce kızıma, kendi başıma bakmasını öğrenmeliydim. “Kan kusup kızılcık şerbeti içtim demek”, aile geleneğimizdi. Kendimi bildi bileli, kendi kendime yetmem öğütlenmişti: “Kurda sormuşlar boynun neden kalın” diye, “Kendi işimi kendim görürüm de ondan” demiş…O yüzden bir şekilde başımın çaresine bakmıştım hep. Ya da öyleymiş gibi yapmıştım. Bunca yıl sonra asla anneme bağımlı olmayacaktım. Şimdi ağladığımı görseydi anneannem: “Ağlama, acizler ağlar, sen aciz değilsin”, derdi. Oysa çok acizdim. Keşke buna hakkım olsaydı…

     Kızım bir aylık olmuştu. Ben değil iyiye gitmek, iyice kötüleşmiştim. Hep ikilikler içindeydim. Yavrusuna yaklaşılınca tıslayan, kapana kısılmış, yaralı bir kedi gibiydim. Hem yardıma muhtaç, hem korkudan saldıran…Koruma içgüdüsü ile kıskançlık harmanlanmıştı. Annem bebeği alır sonra uyuyakalır, ben de uyuyakalırım, yatakta “ani bebek ölümü” olur diye hezeyanlara kapılmıyor değildim. Ama bu da değildi asıl mesele, düpedüz kıskanıyordum. Anlam veremediğim bir rekabete girişmiştim annemle. Böyle hissettiğim için de utanıyor, suçluluk duyuyordum. Ama elimde değildi. Benim değil de onun kollarında uyursa bebeğim, ikisi tarafından da ihanete uğramış gibi hissediyordum. Ben yatıştıramıyor, uyutamıyordum kızımı, o uyutuyordu. Benim kollarımda uyumayan kızım, onun kollarında uyuyordu. Yoksa kızım beni istemiyor muydu? Büsbütün aklımı kaçırmış gibiydim. Gebeliğim, belki de hayatım boyunca, annemden daha iyi yapmayı hayal ettiğim ne varsa, şimdi o benden daha iyi yapıyordu. Sanki tek bir annelik vardı da, bir türlü bölüşemiyorduk.

     Bir gece kızımı emzirdim. Ağlaması bir türlü kesilmemişti. Belli ki gazı vardı. Ne yaptıysam susmadı. Ben gözyaşlarına boğulmuşken, annem kızımı kollarına aldı ve benim çıkaramadığım gazını bir hamlede çıkardı. Yine korktuğum başıma gelmişti. İşte o an karar verdim. Artık gitmeliydi! O kadar iyiydi ki, kızım bana değil ona bağlanacak diye aklım gidiyordu. Sadece bu değil, hırçınlığımla, en çok da üzüntümle anneme eziyet ettiğimi görmek daha kötü ediyordu beni. Ona kıyamıyor, vicdan azabından kahroluyor, bu hallerime maruz kalmasını da istemiyordum.

     O kadar ısrar ettim ki; beni bu halde bırakmaya gönlü razı olmasa da, bebeğin kırkı çıkar çıkmaz annem memlekete döndü. İlk günler yalancı bir özgüven hissetsem de, çok çok iki hafta dayanabildim. Yapılması gereken her şeyi yapıyordum aslında. Hiçbir şeyden emin olamama, sürekli bir evham, yetersizlik, çaresizlik hisleri göğsüme bir fil gibi oturmuştu. Şu ağlamalar ve hiç uyumama yok mu?… Beni mahvediyordu. Uyuduğunda da sürekli bebeğin nefesini dinliyor, yaşayıp yaşamadığını kontrol ediyordum.

     Tüm bunlara rağmen, kızıma tek başına bakamayacak durumda olduğumu kabullenmek çok güç oldu. Babamı aradım ve “Gelip bizi al” dedim, “bebeğe bakamıyorum…”.

Bebeğini babasının kollarına gönülsüzce verdi. Memelerine pansuman yaptı. Beyaz tülbenti nazikçe örttü. Bebeği geri aldı. Yaralarına değdirmemeye çalışarak bağrına bastı. Arabaya bindiler. Yolculuğun otuz yıl kadar önce başladığı ilk durağa, annesine doğru, yola devam ettiler.

     Acziyete teslim oldum. Hem küskün olduğum babama, hem de evden zorla gönderdiğim anneme muhtaç oldum. Kimseye muhtaç olmadan yaşamak çok zormuş anneanne. Ama kendiliğimi düşünecek zaman değil. Kızım için her şeyden vazgeçebilirim.

Memlekete vardılar. Üniversiteye gitmek üzere kaçarak uzaklaştığı eve, öyle veya böyle, bir anne olarak dönmüştü. Hem kendisine, hem de annesine beklemediği şekilde iyi gelmişti bu kavuşma. Rekabet yitip gitmiş, ortalık sütliman olmuştu.

     Fırtına dinmişti. Annemin bana annelik yapmasına izin verdim. Bu beni iyileştirdi ve beni yeniden anne yaptı. Ne çok, ne çok ağladık… Ben, “Anne olamıyorum ben” diye ağladıkça, anne, “Daha nasıl anne olunur ki kızım, annelik bu işte!” dedi ağladı…

     Bir odada, annem, ben ve kızım… Üç kişiden fazlasıydık: İki kadın, bir anneanne, iki anne, üç de kız çocuktuk. Anneannem, annem ve benden oluşan üçgen şimdi bir nesil aşağıya kayacaktı. Yeni bir üçgende hem anne, hem çocuktum şimdi. Bir daha hiçbir zaman, sadece bir çocuk olmayacaktım. Çocuk sahibi olduğum için mutlu, geride bıraktıklarım için kederliydim. Annem de kendi hesabına öyleydi… Şimdi her şeyin yası bir bir tutulacak, sil baştan yeni ilişkiler kurulacaktı aramızda.

     Ateşle sınanmış ve kendim tarafından onanmıştım. Anneydim işte! Evime dönebilirdim.

İşten alelacele çıktı. Terapiye yetişecekti. Yol boyunca terapide anlatacaklarını geçirdi aklından. Bir saatin nasıl geçtiğini anlamadı. Daracık sokağa gelişigüzel park etti. Bir koşu gitti, kızını kreşin nöbetçi öğretmeninden teslim aldı. Arabaya bindirdi. “Yolda uyumasa bari” diye geçirdi içinden. Nafile! Araba hareket eder etmez uyudu çocuk. Bu da demek oluyordu ki, arabadan inince o kadar yol kucakta yürünecek!

     Uzak muzak, otopark derdi olmadı neyse ki bugün! Ne vardı sanki o topukluları giyecek?.. Hem kadın hem anne olunabildiğini, kendime ya da etrafa göstermenin başka yolu yoktu sanki!

Dayatıldığı haliyle kadınlığı reddedip yıllarca bir oğlan gibi yaşamış, sonradan sonraya kadınlaşmıştı. Yirmili yaşlarda gittiği terapilere bu konuda çok şey borçluydu. Şimdi aynı sancılı dönüşümü, anneliği için de gerçekleştirecekti.

     Keşke doğum sonrası depresyonumu da fark edebilmiş olsaydı birileri. Dolu dolu dokuz ay sürdü. Gebelik gibi… Keşke tekrar o zaman başlasaydım terapiye.

Zihni hep geçmişi tarıyordu. Anneanne yadigarı o kötü huy… Neyse ki hemen fark etti ve geçiştirdi. Hem kadın hem anne kimliklerini bir bünyede toplayabilmek için mücadele ediyordu şimdi… Küçük bir kızın annesine öykünüp, onun topuklularını giydiğindeki gibi göründü kendine. Gülümsedi. Artık kendine kızmamayı öğreniyordu. Sadece bebeğini değil, kendi yeni kimliğini de doğurmuştu ve şimdi her ikisine de o bakacaktı. Çantaların birini omzuna, diğerini sırtına taktı, kızını kucakladı, arabayı kilitledi. O şekilde epeyce yürümek zorunda kalsa da, seansa zamanından önce gidebildiği için çok mutlu oldu. Terapistinin bekleme salonundaki koltuğa yatırdı kızını ve üstünü örttü. Uyanacağa benzemiyordu ya, uyansa da sorun olmazdı. Neredeyse iki yıl olmuştu, haftada bir… Kızı oraya alışkındı.

     Hiç değilse çişi gelmese bari, seans bölünmese!..

Seansa girdi. Çok heyecanlıydı. Anlatmak için sabırsızlandığı bir rüyası vardı. Rüyasında annesinin evindeydi. Tıpkı üç yıl kadar önce, teslim bayrağını çekip memlekete gittiğindeki gibi, oradaydı, genç kızlığının geçtiği evde… Kızı bu kez iki değil de dokuz aylık kadardı. Yine acıkmış, ancak bu kez ağlamıyor, sakince bekliyordu. Kızı için kaçıncı kez marketten süt sipariş ediyor, fakat tuhaf bir biçimde, getirilen sipariş her seferinde ya yanlış oluyor, ya da süt bozuk çıkıyordu. Geri yolluyor, yeniden sipariş veriyordu… Zil çaldı. Kapıyı açtı. Şişeyi eline aldı ve üstünü okudu. Tarihi geçmişti! Geri verdi ve usulca kapattı kapıyı.

Ciğerini bildiği bir çaresizlik hissi belli belirsiz yoklasa da ezberini, keyfini kaçırmaya yetmemişti.Memelerine baktı ve şöyle dedi: “Önemli değil, zaten benim kendi sütüm var ve yeterince iyi!..”.

İçi sevgi ve huzurla doldu.

** Hayat bir rüyadan başka nedir ki?…
* Carrol, L (2011). Alice Harikalar Ülkesinde, Can Sanat Yayınları, (Çev: Tomris Uyar).
** Carrol, L (2016). Alice Harikalar Diyarında ve Aynadan İçeri, İthaki Yayınları (Çev: Kıymet Erzincan Kına).
Okuma Önerisi: Winnicott D.W. (1956). “Birincil Annelik Tasası”, Tavistock Yayınları, Psike İstanbul adaylar semineri için özel yaptırılmış, yayımlanmamış çeviridir (Çev: Ayşegül Salgın).

Arzu Erkan Yüce
Nisan 2018- İzmir

Bu yazı PsikeArt Dergisi Annelik sayısında yayımlanmıştır.

ilgili diğer yazılar